Sistem dönüşürken, Müslü- manlar nasıl vaziyet alıyor?
Meselemizin düğümlendiği nokta tam da burasıdır. Sistemin kendine dair chek-up’ı, birtakım insanları heyecanlandırmakta, bu- nun İslam yönünde bir değişimin belirtileri olduğu zehabına kapılmaktadırlar. Hakla batıl da tam olarak burada karıştırılmak-
20/04/2017


Sistem dönüşürken, Müslümanlar nasıl vaziyet alıyor?



 



Siyasal Evrim



Mehmed Durmuş / Venhar Haber



Siyaset sahnesinde, bugün yaşananlar türünden tartışmaların bittiği, insanların hak nerede, hakikat nedir diye, anlamada kusur etmemek için en küçük fısıltıyı bile kaçırmama gayretiyle kulak kabarttıkları bir dönem belki de hiç olmayacaktır. 



Ama böyle bir dönem, kıyamette yaşanacaktır, Kitabın bildirdiğine göre. Gözlerin yere baktığı, seslerin, en küçük fısıltıların bile duyulacak kadar alabildiğine kısıldığı bir günü idrak edeceğiz.


 


Ülkede yaşanan siyasî kaos, kitlelerde alabildiğine kafa karışıklığına yol açmaktadır. Kimin nalına, kimin mıhına vurduğu bile belli değildir.


 


Toplumun olduğu gibi, siyasal sistemin de bir evrim süreci geçirdiğine inanmak, sanırım doğru inançtır. Siyasal sistemler de bu bakımdan insan hayatına benzemektedir. Sistemin de bebeklik, çocukluk ve bir ergenlik çağı bulunduğunu kim inkar edebilir?


 


Evet, sistem ergenlik dönemini idrak etmektedir. Artık kendini kanıtlama, ispat-ı vücud etme zamanıdır. Sistem içeride A’dan Z’ye bir temizlik, bakım-onarım, tadilat yapma azmindedir. Dışarıya karşı ise, vesayetten kurtulmak, bugüne kadar Frenk amcalarının zoraki dayattığı ‘himaye’ bağlarından kurtulmak iradesi göstermektedir. Tabi ki bu isteğe, -hıyanetin dışında- aklı başında hiçbir insanın “hayır, yapmasın, vesayet sistemi devam etsin!” demesi mümkün değildir.


 


Fakat şu da bilinmelidir ki, sistemin içte ve dışta yaptığı bu tadilat ve temizlik, bir şirkten arınma teşebbüsü değildir. Belki de şirk, daha da girift ve kalın hale gelmektedir.


 


Sistem fiziki ve ontolojik bakımdan gelişip gürbüzleştikçe, birtakım bağlarını sorgulaması doğaldır. Ama bilinmelidir ki laik-demokratik bir sistem için İslam en büyük ayak bağıdır.


 


Meselemizin düğümlendiği nokta tam da burasıdır. Sistemin kendine dair chek-up’ı, birtakım insanları heyecanlandırmakta, bunun İslam yönünde bir değişimin belirtileri olduğu zehabına kapılmaktadırlar. Hakla batıl da tam olarak burada karıştırılmaktadır. Halbuki İslam’ı inançlardan bir inanç, dinlerden bir din (religion) olarak konumlandırmış olan Sistemin tam bir genetik değişikliğe giderek, İslam’ı tek Din, yegane hakikat, geçerli olan tek yaşam biçimi / dünya düzeni olarak intihap ve ilan ettiğini sanmak büyük bir aldanıştır.


 


Sistem kendini ne kadar yenilerse, İslam'ın sosyal bir gerçeklik, bir inanç ve bireysel bir tapınma biçimi olarak, toplum içindeki yeri de o oranda ‘saygın’ hale gelecektir. Bu ‘saygınlık’, İslam hayata müdahil olmadığı müddetçe, hayata müdahil olmamasına karşılık bir rüşvettir. İslam, gerçekten de bir resim tablosundaki çiçek misali, orada öylece camid (donmuş) vaziyette durduğu (efendiliğini bozmadığı!) sürece, küresel ve küçük ölçekli sistem nezdinde oldukça saygındır. Eli ve ayağı öpülecek kadar ihtirama layıktır! Aynı ihtiram, fertler için de geçerlidir: Bir allâme, bulunduğu bir mecliste, oranın nabzına göre şerbet verdiği, kurulu düzenin aleyhinde en küçük bir imada bile bulunmayıp, bilakis kurulu düzeni teşyî ve ta’zîm ettiği sürece, insanlar onun karşısında nasıl saygıda bulunacaklarını şaşırırlar. Bir tanrı karşısında ancak gösterilebilecek bu saygı vaziyeti, allamenin en küçük bir itirazı, halkın ön kabullerine aykırı bir yorumu karşısında hemencecik su almakta, kısa sürede allame, dünyanın en saygı duyulmayası insanı haline gelebilmektedir.


 


Sistem, ergenlik çağından gençlik ve orta yaş grubuna doğru ilerlerken, artık sürücü koltuğunda, “İslamî hassasiyeti olan” kimselerden başkalarının oturması beklenemez. İslamî hassasiyeti olmayan sürücü adayları, ancak, zücaciye dükkanına girmiş fil misali, kırıp döktükleri ile, sistemin yeni sahiplerine meşruiyet kazandırabilirler; onların misyonu da budur.


 


***


 


“Ben de Müslümanlardanım” diyen insanların, İslam’ı hayata hakim kılmak, yani hayatlarını bütünüyle İslam'a göre, Allah'ın istediği tarzda kurmak için, laik-demokratik sistemin ağzına bakmaları, sistemin el-kol, kaş-göz ve yüz ifadelerini takip etmeleri ne utanılacak bir durumdur. İslam, tam tersine, beden hareketleri takip edilmesi gerekirken, İslam'ın küfrün hareketlerine göre vaziyet alırmış gibi bir hale getirilmesi büyük bir hezimettir.


 


İslam'ın hayata hakim kılınması için gereken metodu, yol haritası bellidir. Bu metodu Allah tayin etmiştir. Yol haritası tamamen Kalem-i İlahî’den sudûr etmiştir. Rasuller o yol haritasının işçisidirler. Biz müminlere ne oluyor ki, Allah'ın Dini için ve Allah'ın Dini adına, beşerin bugün yazıp, yarın bozacağı, uçurumun kenarına inşa edilmiş, örümceğin evinden de çürük siyasal binalarından istimdat ediyoruz?


 


Allah'ın Dininin aziz, kelimetullah’ın ulyâ olması için, yine o Dine bütün hücrelerimizle iman etmekten, hayatımızı ve ölümümüzü, ibadetlerimizi ve salatımızı tamamen ona adamaktan başka bir çıkar yol var mıdır?


 


Bilinmesini isterim ki, bu satırlarım hiç kimseye karşıtlık için karalanmamaktadır. Körü körüne bir karşıtlıktan da Allah'a sığınırım. Fakat teslimiyetimin Allah’tan, beşerî sistemlere doğru en küçük bir sapma eğiliminden de Allah'a sığınırım. Bu satırlarımın yegane sebeb-i vürudu, Allah'a hesap vereceğimiz gün bize sorulacak sorulara tutarlı cevaplar verebilmektir.


 


Bu satırları karaladığım saatlerde, evimin penceresinden gözüken bir ilkokulun bahçesinde, tam tesettürlü, en üstte de beyaz önlüğü olan bir kadın öğretmen, belli ki minik öğrencilerine, yaklaşmakta olan 23 Nisan törenlerinde yapacağı gösterinin provasını yaptırıyordu; sesi bütün mahalleyi tutan hoparlörden, “Bulguru kaynatırlar, güzeli oynatırlar” türküsü yayılıyordu. Kadın öğretmen de, minik öğrencileri ile birlikte, türküye uygun şekilde oynuyordu.


 


İşin en çapraşık kısmı, artık bu gibi görüntüleri kimse yadırgamıyordu.


 


Bu, ülkede yeni bir dönemin eşiğinde olduğumuzu anlatmamıza katkı sağlayacak çok küçük bir örnektir. Artık bulguru, dinî hassasiyeti olan insanlar kaynatacaklar, güzeli de onlar oynatacaklar demek ki… Ben ise, “dinî hassasiyetleri olan” bir insan olmaktan şiddetle imtina edip, sadece mümin ve Müslim olmaya gayret eden biri olarak, Kur'an’a olan imanımı bir nebze daha artırmaktayım.


 


Son olarak şu meramımı da ifade etmek isterim: Biz müminlerin stratejisi, mutlaka eleştirecek ve mutlaka taraf olunacak birilerinin bulunması değildir. Bizim stratejimiz, Allah'a iman, marufu emir ve münkerden nehiy esaslıdır. Allah katında Din İslam’dır.