Davet Günleri
İnsan davası ile insandır… Dahası davası olanın daveti de olur. Belki de bundan dolayıdır, insanlar iki kesimdir, denilmiştir. Davet edenler… Davet edilenler… Üçüncü kesim; hüsrana ve helake yakın duranlardır..
Bir defa kalın çizgilerle şu gerçeğin altını çizmek gerekir: En büyük davetçi Allah’tır… O kullarını esenlik yurduna davet etmektedir… Karanlıklardan aydınlığa çıkarmaktadır… Süfli emellerden ulvi hedeflere çağırmaktadır. Allah’ın çağrısı tüm çağlara… Bütün coğrafyalara… Akıl sahibi herkese ve her kesime… Bu çağrıya iman eden her kul, bu çağrıyı savunmak ve sürdürmek zorundadır… Kaldı ki, gelen tüm peygamberlerin ortak özelliği, değişmez misyonu, ilahi mesajı topluma taşımaktır… Toplumsal tepki ve taşkınlığa takılmadan davet yolunda tutarlılık ve kararlılık üzere olmaktır… Velev ki, bu süreç dokuz yüz elli yıl sürse de... Karada tıkanan seferi gemide sürdürmek durumundasın… Artık bu davetin ne gecesi var, ne de gündüzü. Ne bugünü ne yarını… Ne zindanı ne sarayı… Ne karası, ne denizi... Ne yeryüzü ne gökyüzü… Ne gizlisi, ne aşikârı… Davetin girmediği hiçbir an ve hiçbir alan yok… Çünkü yaşamın anlamı budur… Varoluşun sırrı burada saklıdır…
Son Nebi (sav) de son nefesine kadar aynı vurguyu yaptı… Safa tepesinde alenileşen çağrı, kıyamet sabahına dek çınlayacaktı… O yüce Rasul bu ulvi daveti kendi şahsı ile sınırlamadı… Davet sorumluluğunu kişiselleştirmedi… Veda hutbesinde yüz bini aşkın ashab-ı kirama şunu tembihliyordu; “Burada bulunanlar, bulunmayanlara iletsin.”
Bu bir emirdi… Bu cümleler birer emanetti… Bu direktifi alan yüz bin sahabi kitlesi davet için harekete geçti… O günün dünyasında iki yüz elli milyon olduğu tahmin edilen yeryüzü nüfusuna “Bu daveti nasıl ulaştırabiliriz?” derdine düştüler… İnsanlığın hidayet ve hakikatle buluşması gibi yüce bir hizmet bizim uhdemizde, diyorlardı… Yüz bin kişilik davet ordusundan bugün mezarları Mekke ve Medine’de olan sahabi sayısı on bini geçmiyor... Kalan doksan bin sahabinin mezarı nerde? Mekke ve Medine’de yaşamayı ve orada gömülmeyi niçin tercih etmediler? Yoksa Mescid-i Haram’da ve Mescid-i Nebevi’de kılınan namazın sevabını duymamışlar mıydı? En güzel ölüm Kâbe’ye ve Ravzaya yakın yerde ölmek ve Cennetü’l- Mualla veya Cennetü’l-Baki kabristanına defnedilmektir, diyebilirlerdi… Vaziyetlerinde ve vasiyetlerinde böyle bir şey göremiyoruz…
Hedeflerinde beşeriyet vardı… Allah’ın nasip ettiği izzeti ve nimeti insanlıkla paylaşmak derdinde idiler.. Artık kimse onları durduramazdı, caydıramazdı… Çünkü bir kişinin hidayetine vesile olmak, dünyada üzerine güneş doğan her şeye sahip olmaktan daha büyük bir kazanımdı… Öyle olunca güneş batıdan doğuncaya kadar bu davet devam edecekti...
Onlar İslam’ı sadece yaşamadılar, yaşarken yaydılar… Onlar insanlığın felahı ve salahı için var olduklarına inanıyorlardı… Böyle olmasa idi… Vehb bin Ebi Kebşe’nin Çin’de ne işi vardı? Çin’de bu sahabinin mezarı ile karşılaşıyorsunuz… Niçin gitti? İthalat ve ihracat için mi? Çin piyasasında yatırım yapmanın avantajlarını elde etmek için mi? Bir yıllık bir yolculuk hangi amca yönelikti? Seksen küsur yaşındaki Ebu Eyyub el-Ensari Bizans surları önünde son nefesini verirken neyin peşinde idi? Ölmeden önceki son vasiyeti: “Şayet burada ruhumu teslim edersem, cesedimi Bizans içlerine doğru götürebileceğiniz en son yere kadar götürün, öylece defnedin.” oldu. Kıbrıs’ta medfun olan şehid sahabilerden Ümmül Haram bir kadındı… “Bir kadının orada ne işi vardı?” diyebilir misiniz? Ukbe b. Nafi Afrika’yı bir uçtan diğer uca atı ile adımlarken, karşısına çıkan uçsuz bucaksız okyanusu görünce Rabbine nasıl özür beyan ediyordu? “Ya Rabbi şayet karşıma şu kocaman deryayı çıkarmamış olsaydın senin yüce ismini daha ileriye götürecektim. Daha fazlasını yapamadığım için af diliyorum.” değil miydi?
Bu nasıl bir ufuk? En yakın kapıdan, en uzak kıtaya her yer davetçinin kapsam alanındaydı… Adeta rahimdeki ceninleri bile hedeflemişlerdi… Onlarda davet, hayatın bir parçası değil, hayatının tamamı idi… Hatta hayatın ta kendisiydi… O davet ile insanlar hayat buluyordu… Öyle olduğu içindir ki, Yesrib’e bir Mus’ab yetti… Yemen Muaz’a teslimdi… Habeşistan’da Cafer bu işin üstesinden gelebilmişti… Davadaki adanmışlık, davetin önünü açmıştı. Doğrusu davet adanmışların ideali ve iddiası demekti… Evet, İslam davetle dinamiktir… Ümmet temsil ve tebliğ misyonunu sürdürdükçe diridir. Davetsiz bir dünya fitne kumpası, fesat ocağıdır. Bugün yeryüzünde İslam’ın yankısı, imanın yansıması varsa biz bunu dünkü davetçilere borçluyuz. Yarınlarda İslam’ın bekası yine basiretli davetçilerin gaye ve gayretlerine bağlıdır. Yüce İslam’ın yüzünü ağartacak güçlü ve güzel davetçiler tüm zamanların lazimesi… Aslında Müslüman olmamız doğal olarak davette yer almamızı gerekli kılıyor… Nasıl olduysa davet işi de belli bir sınıfa, zümreye has kılındı… Tıpkı “Din adamları” sınıfı ihdas edildiği gibi… Potansiyel davetçi kitle sınırlandı. Bu sınıflama ile sınırlandı… Bu sorumluluk belli kişilere yüklendi… Özel sektöre devredildi. Böylelikle davayı dert edinmesi gerekenler, bu işi meslek edinenlere terk ettiler…
Sonuçta davet kürsü ile mimber arasında sıkıştı kaldı... Hayatın bütününe yayılması gereken davet mabetlerle ve sohbetlerle sınırlandı… Hatta kimileri için konu menkıbeleşti, mesaj araya gitti… Unutmamak lazım; bu görev sadece mev’iza ve menkibe işi değildir. Nutuk ve hamasette değildir… Hitabet ve edebiyatta değildir… Hz. Muhammed (s.a.v) topluma güzel sözler söyleyen sadece “anlatıcı” , “nasihatçi” vaiz pozisyonunda gelmiş olsaydı, kimse anlatılanları işlerine gelmese de hasmane bir biçimde karşılamayacaktı. Fakat anlatılanlar kötülüğü tarif ediyor ve “kötülükten” el çekme üzerine durulu bir topluma dönüşme iradesini vurguluyordu… Statükonun yürüttüğü savaş bundan dolayı idi…
Evet, davet bir toplumsal diriliş projesidir… Yeniden bir Endülüs rüyamız olacaksa, bu rüya davetsiz gerçekleşmez… Kudüs hasretliğinin vuslatı isteniyorsa davetsiz ve dertsiz devran dönmez, mahzun ve mazlum yüzler gülmez… Davet davetçinin muhatabına yönelttiği birkaç kelime ve cümleden ibaret değildir… Davet fedakârlıktır, sadakattir, samimiyettir, sonuna kadar gayrettir… Ve davetçi düşünür; “Bize davet ulaşmadı” diyenlerin çokluğu, mahşerde başıma ne işler açar? Bir de davetin toplumsal sonuçlarından daha çok mizana yansımasını öncelememiz gerekiyor… İnsanlar dinlemiyor, anlamıyor diye daveti durduramayız… Alanı boşaltamayız… Ninova’dan vazgeçemeyiz… Bu terk ediş bırakın muhatapları, kendimize zulmetmek değil midir? Davetin dünyevi getirisi, toplumsal sonuçları, sosyal başarılar öncelenince, öteler ötesi ile ilgi zayıfladı… Davette seküler tonlar, rasyonel renkler, popüler dokular öne çıktı... Davette netlik, davetçide nitelik yitimi başladı… Davet eden kime ve neye davet ediyor, seçebilmek zor… Kendine mi, dine mi? Belli değil… Müphem... Değerlere mi, şahıslara mı? Muğlâk… Aşkın olana mı, hazır olana mı? Meçhul… Bu durumda davetçi ne muhatabına güven verebiliyor, ne de kendine güven duyabiliyor…
Kısır bir döngü… Fasit bir daire… Niçin böyle?
“Benim ecrim ancak alemlerin rabbi Allah katındadır” çizgisinden kopup çıkar ve itibar devşirme açmazına düşüldüğü içindir… İlk Kur’an nesli konuşurken sadece İslam’ın izzeti için konuşuyordu. Sonrakiler kendi izzeti nefislerini düşünür oldular… Böyle olunca geriye ne izzet kaldı, ne de heybet… Şimdi, biraz da bu konuda kendi özelimize dönüp soralım… Gençlik yıllarının aktif davet ve eylem günlerinden gelinen bu aşamada insanlarımız neden yorgun ve yılgın? Evet, davetçilerimize ne oldu? Neden davet etmezler? Davet edilecek insan mı kalmadı? Söz mü tükendi? Kelimelerin ömrü neden bu kadar kısa oldu? Dokuz yüz elli yıl kesintisiz devam eden davetin kıssasını bugün nasıl yorumluyoruz? Söz’ün Ninova sınavından çıkardığımız sonuçlar, davete son vermek şeklinde mi olmalıydı? Davet bir ibadet değil miydi? Yoksa bu sükût, davet sorumluluğunun sakıt olduğuna mı işaret ediyor?
Nerede, okul önlerinde öğrenci arayışlarımız? Ne de çok anlatacak sözlerimiz vardı… Dün çay ocaklarında, kitap evlerinde, öğrenci evlerinin o bitmez tükenmez enerjisi neyin hâsılası idi?
Peki, bugünün hatası nedir?
Kapalı kapılar ardında, yakınmak, şikâyetlenmek, kulisler kurmak bizden beklenen bu muydu? Olup bitenler karşısında nedense hep susma hakkını kullanıyoruz. Sözümüzü yüceltmemiz gerekmiyor mu? İtiraz edilecek hiçbir yanlış yok mu? Müdahale edilecek hiçbir durumla karşılaşmadık mı? Kurulacak yeni cümlelere ihtiyaç kalmadı mı? Evet, bunca gecikmişlik yetmez mi? Geyik muhabbetleri, maç kritikleri, politik kehanetler, komplo kurguları, ticari teraneler, uçuk yorumlar bizi yeterince yormadı mı?
Tükenen kelimelerimiz mi, biz mi? Bugün sözlerimizin bir ağırlığı yoksa bu sözün yetersizliğinden değil, söyleyenlerin tutarsızlığından kaynaklanıyor olsa gerek… Şimdi davet zamanı… Efendimiz (s.a.v) henüz işin başlangıcında sesleniyor; “Ey Hatice! Artık istirahat vakti geçti” İstirahat ve rahat değil, davet ve hareket… İnziva değil inzar ve irşad… Hayatın şifresi, geleceğin şifası İslami davettir… Aksi takdirde yani davet yoksa kendimize yazık etmiş oluruz…
“Senden başka ilah yoktur. Seni tenzih ederim, ben gerçekten
Özgün Duruş