Hangi Öcalan, hangi devlet?
Şu tarihe dikkat ediniz lütfen...
AK Parti iktidara geldikten hemen sonra ordu içinde darbeci-cuntacı grupların harekete geçtikleri artık sır değil. Ergenekon soruşturmalarında ortaya dökülen ilişkiler yumağına sanırım girmeye gerek yok.
AB ile müzakere takvimi alınmış.
Hükümet AB müktesebatına uygun “tam demokrasi” yolunda adımlar atmaya hazırlanıyor.
Kıbrıs’ta Ergenekoncuların-ulusalcı statükocuların ezberlerini bozacak söylem ve eylemsellik içine girmiş.
Malum güç odakları hem AB sürecine, hem bu çerçevede atılması öngörülen demokratikleşme hamlelerine, hem de Kıbrıs politikasına ateş püskürüyorlar.
Tam da bu süreçte, Öcalan örgütüne silahları konuşturma talimatı veriyor.
Tarih yanlış hatırlamıyorsam Ağustos 2004...
Tesadüfe inanıyorsanız söyleyecek sözüm yok.
Komplocu değilim.
Başkaları gibi Öcalan’ı, “Zaten en başından itibaren derin devletin adamıydı!” diye suçlayanlardan da değilim.
Ne bu tür komplo teorileriyle işim olur benim, ne de istihbarat dünyasıyla.
Ama büyük resme baktığımda şunu görüyorum: Öcalan hala kendisi ve örgütü için kalıcı bir çözüm arayışında malum güç odaklarını ziyadesiyle dikkate alıyor. Onların isteklerine uygun hareket etmesi halinde bir takım sonuçlar devşirebileceğine inanmış olabilir. Yani en iyimser tahminle, kendisi durumdan vazife çıkartmış olabilir.
Son tahlilde PKK’nın tam da derin statükonun değiştirilmek istendiği bir dönemde bu şekilde devreye girmiş olmasının, PKK ve “bölücü terör” üzerinden sistem içindeki vesayetlerini sürdürmek isteyen güç odaklarının işine yaramadığını herhalde aklı başında hiç kimse söyleyemez.
Öcalan, AK Parti iktidarında ustaca manevralarla söylem değişikliği yoluna gitti.
Artık Öcalan ve örgütü devletle savaşmıyor, AK Parti’yle savaşıyor.
Toprak talebi olmayan bir örgütün devletle savaşım halinde olduğuna sizi bilmem ama kimse inandıramaz beni.
***
Yıl 2005...
Başbakan sorunu çözmek için Diyarbakır meydanında sorunun doğru adını koyarak bir yüzleşme, hesaplaşma ve arınma sürecine duyulan ihtiyacın altını çizdiğinde de, sonrasında demokratik açılım sürecinde yaşanan “karşıt güçlerin direnci”yle karşılaştı. O tarihte de CHP ve MHP Başbakanın bu açıklamalarını “ihanet” ve “bölücülük” biçiminde suçlarken PKK şiddeti tırmandırarak statükocu güçlerin elini güçlendirme yoluna gitti.
Demokratik açılım sürecinde de, anayasa değişiklik paketinde de aynı güçlerin yan yana sıralanmış olmaları, başka bir tabirle karşıt yerde durarak birbirini besleyen ve ortak hasım olarak AK Parti’yi ilan eden tavırları fazlasıyla manidardır.
Biliyorum, her birinin gerekçeleri farklı. Ama bu farklı gerekçelerin statükonun devamına hizmetten öte bir işe yaramadığı da ortada.
Ortada şiddetin beslediği bir “akıl tutulması” var olduğu için bu büyük resimden doğru sonuçlar çıkartılmıyor olabilir şimdilik. Çünkü öfke daha bir baskın... Hamaset daha belirleyici... Ama yarın, bugünün tarihi yazıldığında kimlerin hangi gerekçelerle hangi güç odaklarının yedeğine koşulduğu sanırım dosdoğru anlaşılır.
Bu ülkenin en büyük mağdurları konumundaki Kürtlerin AK Parti karşıtlığı üzerinden kimler eliyle nasıl bir yere yerleştirilmek istendiği ve son kertede hangi güç odaklarının safına itilmek istendiği gelecek kuşaklar tarafından hazin bir öykü olarak okunacaktır.
***
Bütün bunlar nerden mi aklıma düştü?
Kaç günden beridir medyada tedavülde olan yüksek yargı mensuplarına ait olduğu iddia olunan telefon görüşmelerinde, referandum sürecinde Öcalan ve BDP’den ne şekilde yararlanılması gerektiğine dair konuşmaları okuduğumda elbette...
Bir Kürt olarak üzüldüm...
Türkiye’de demokratik değişimin öncüsü olması gereken Kürtlerin sürüklenmek istendikleri konum elbette üzücü...
“Hayır!” diyen statükocu cephenin argümanlarıyla “boykot” çağrısında bulunan BDP’nin argümanlarının aynı olması tesadüfle açıklanabilir mi?
BDP sözcülerinin “hayır cephesi”nin, “AKP kendi anayasasını dayatıyor, yargıyı ele geçirmek istiyor, ülke sivil bir faşizme götürülmek isteniyor!” söylemine dört elle tutunmalarını ben ziyadesiyle düşünmeye değer buluyorum.
Ey bu ülkenin mağdur ve mazlum Kürtleri tekrar düşünmeye ne dersiniz?
Mehmet Metiner - Star