“Güneş dürüldüğü zaman. Yıldızlar kararıp dağıldığı zaman. Dağlar yürütülüp dağıldığı zaman. Gebeliğinin onuncu ayındaki develer kendi haline bırakıldığı zaman. Yabani hayvanlar bir araya toplandığı zaman. Denizler kaynatıldığı zaman. Nefisler çiftleştiği zaman ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kıza; hangi suçtan ötürü gömüldü? diye. Siciller açılıp yayıldığı zaman. Gök kubbe yıkıldığı zaman. Cehennem kızıştırıldığı zaman. Cennet yaklaştırıldığı zaman. Herkes ne getirdiğini öğrenecektir.” (Tekvir, 1-14)
Filmlerin de bir sosyolojisi olduğunu herkes kabul ediyor bugün. İslam’ı zevkli bir halde öğreten ve öğretilenleri akıllara kazıyan İslamî filmler, her ailenin toplanıp beraberce izlediği, akşamların hoş süsleyicisiydi. Özellikle çocuklara bu şekilde sevdirilmeye çalışılırdı İslam. Biz de hep beraber toplanıp çok şey izlemişizdir. Anne ve babamın, “Bunlar Kur’an anlatımıyla çelişiyorsa almayalım” sözleri altında yapmışızdır film seçimlerimizi. İşte izlediğimiz bu filmlerden ilki olan, annemin aşırı etkilenmesi sonucu ilk çocuğuna o ismi verdiği Çağrı filmiydi.
Bir Mustafa Akkad yapımı olan film, bizlerde bambaşka bir etki yarattı. Çoğumuz Anthony Quinn’in canlandırdığı Hz. Hamza karakterini öyle benimsedik ki, Hamza’dan bahsedince zihinlerimizi ondan başkası işgal edemedi. Rüyalarımızda bile onu gördük, Hamza yerine. Ya da Ebu Süfyan'ın karısını canlandıran Irene Papas’a öfkemiz hiç dinmedi. Bazı duyumlara göre Hamza'yı neden öldürdün diyenlerin, onu ölümle tehdit ettiğinin haberleri dolaştı dilden dile. Tabi bu da bir süre sonra unutulmaya yüz tuttu. İyi ki de unutuldu sanırım.
Gelelim filmin ilk başlarında yaşananlara. Daha doğrusu tarihin ilk başında yaşananlara. İslam Medeniyetinin kuruluş günlerine. Ben sizden oradan bir kareyi aklınıza getirmenizi isteyeceğim. Hani Peygamberimizin Cafer (r.a)’ın yanında aldığı vahyi Cafer (r.a)’ın hızlı ve heyecanlı adımlarla kardeşlerine ulaştırdığı kare. Vahyin daha ilk yılları. İnananların sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az. Bu yüzden herkes tedirgin. Ama halka günden güne büyümekte ve İslam her zorluğa rağmen her köşede anlatılmaya çalışılmakta. İşte böyle zamanların birinde, gecenin zifiri aydınlığında yerin altında toplanmış beş arkadaş. Ammar (a.s)’ın hararetle arkadaşlarına bir şeyler anlattığına şahit oluyoruz. Daha gencecik. Ama bir o kadar da samimi. Zaman ilerliyor ve birden bir ayak sesi duyuluyor dışarıdan. Herkes birbirinin yüzüne bakıyor. Onlar kendi canları için üzülmüyor. Hem de hiç. Onların tek kaygısı Rabblerinin davasını taşıyabilme. Ayak sesleri kapıya doğru yaklaştıkça içlerinden birisi şaşkın gözleri sakinleştirici bir şeyler sarfetmesi gerektiğini düşünüp: “Gelen Cafer olmalı” diyor. Ammar ayağa kalkıyor ve, “Kim o ?” diye sesleniyor. Karşıdan gelen sesin ilk yankısı herkesin gönlüne ferahlık yayıyor. Karanlık, kasvetli, kıvrımlı merdivenlerle aşağıya doğru inilen, unutulmaya yüz tutmuş bu yerde, açılan ahşap kapının gıcırtısıyla yine başka bir samimiyet timsali içeriye giriyor. Evet, bu gelen Cafer. Ama o da ne! Elinde bir sahife var. Birbirlerine şaşkın gözlerle bakan arkadaşlar ondan elinde tuttuğu o sahifeyi okumasını istiyorlar ve O: “Allah’ın adıyla” diyerek başlıyor okumaya. Peki ne okuduğunu hatırlıyor musunuz? “Güneş dürüldüğü zaman...” diye başlayan Tekvir suresinin ilk 14 ayetini okuyor ve şafak sökmeye başlayınca ilk olarak Ammar’ın çıkışıyla dağılıyor birbirine kenetlenmiş müslüman kardeşler. Ammar çıkarken Cafer ona, “Dikkatli ol” diyor ve kardeşini yolcu ediyor...
Ben de Müslüman kardeşlerimle aynı böyle bir yerde okudum Tekvir suresini. İşte o anda bu ayetler bize ilk kez nazil olmuştu. Ama bizim içimizi burkan bir şey vardı ki biz oradan çıkışta tekrar eski hayatlarımıza dönecektik ki işte döndüğümüzü görüyorum. Tarihi sürecin aynı şekilde devam etmediğine şahit olduk o günden sonra. Ama biz de bir kazanım sahibi olmuştuk. Ensar ve muhacir kardeşliği bakıyorum ki bugün bizlerde de ilk filizlerini veriyor.
Meseleyi baştan anlatmalı sanırım. İstanbul’a ilk geldiğimiz günlerdi. Farklı okullarda, farklı semtlerde 5-6 kadar Müslüman kardeşlerdik fakat bir araya gelemiyorduk. Malumunuz hem kişisel yoğunluklar hem de İstanbul gibi memleketin kendine has yoğunluğu... Derken buraya adım attığımızın ertesi günlerde kaldığı yurtta (ev şeklinde) bizi enfes bir kahvaltıya çağıran çok değerli ablamızla bu işe bir son vermemiz gerektiğini konuştuk ve o gün yaptığımız organizasyon tam 1,5 yıldır aynı gününde ve saatinde devam ediyor. Her hafta durmadan... Ama bu noktaya gelininceye kadar mekânsal anlamda sınırsız zorluklarla karşılaştık. Bir araya gelip Allah’ın ayetlerini okuyabileceğimiz bir yerimiz yoktu. Düşündük ve dedik ki Allah’ın ayetleri, en güzel O’nun evinde okunmaz mı? Gelen cevabla, camiler bizim evimiz olmuştu artık. İstanbul’un camiler cenneti Fatih’te buluşup dersler yapmaya başladık. Tarihi süreçteki medrese görevini işte bize de sağlıyordu camiler. Lakin bir sorun var ki buna müsaade edecek bir topluma sahip olmadığımızı unutmuştuk. Daha ilk günde, cami ahalisi tarafından hakaretlere uğramıştık. Ama yılmak yoktu. Her hafta en uygun camiyi bulana kadar devam ettik toplanmaya. Bir gün herkes ellerinde Fizilal’il Kur’an’larıyla hızlı adımlarla adresteki camiye doğru yol alıyordu. Bu seferki cami sessiz, dipte köşede kalmış bir camiydi. Küçük ahşap bir kapı karşılamıştı bizi. Merdivenlerden aşağı inmiyorduk ama dar dönüşlerle yukarıya doğru çıkıyorduk. Karanlık, kasvetli bir mekân olan o günkü evimizde açtık kitaplarımızı, pencereden gelen ölü ışığın altına. Başladı birisi okumaya ki, o da ne? Okunan ayetler “Güneş dürüldüğü zaman...” diye başlayan Tekvir suresinin ayetleriydi. Herkes şaşkınlıkla birbirine baktı ve gülümsedik. Evet o atmosferi soluyorduk o an. Altı kişi olan Mekke’nin yiğit delikanlıları gibi hissettik bir an kendimizi. Mekânlar aynıydı ve aynı olmasını istediğimiz başka şeyler de vardı. O ayetler bizim de cahiliyeye karşı sert bir darbemiz olsun istedik mesela. Bizler de oradan çıkışta halka halka büyümeliydik. Nitelikli nicelikler sahibi olmalıydık bizler de. Ammar gibi izlenmeliydik belki de eve dönüş yolunda. Tekvir suresi bizim de başkaldırışımız, itirazımız, isyanımız olmalıydı. Aynı Ammar, Cafer ve diğerleri gibi... Gençliğin verdiği heyecan dolu aşkla ve sakinlikle konuştuk, sustuk ve dinledik. Güneşin bize veda ettiği bir günün sonunda çantalarımızın ağırlığının ruhlarımızın ağırlığı yanında önemsizleştiği bir kırgınlıkla terk ettik karanlık, kasvetli, unutulmaya yüz tutmuş mekânımızı. Doğru, kırgın ayrılmıştık oradan. Kırgınlığımız yere ve göğe de aks etmişti sanki. Çünkü o ayrılışta yağan yağmur bizim gözyaşlarımız olup akmıştı oluk oluk...
Fakat bizi ayakta tutan bir şey vardı yine de. Ayrılık vakti birbirini sımsıcak bir kucaklayışla kavrayan eller ve Allah’ın selamını dileyen ağızlar... Yani buram buram kardeşlik kokan bir beraberlikti bu. Belki hedeflerimiz büyüktü ama bizler büyük hedeflere küçük adımlarla varılabileceğini biliyorduk. Çünkü sabır bu davanın en önemli azığıdır. Bu yol uzun ve meşakkatlidir. Bu süreçte hayaller olmalı fakat ulaşılmaz kılınmamalıdır. Söz verdik biz de birbirimize. O değişimi yaşamak istiyorsak, ilk olarak yapmamız gereken şey o kutsal topraklarda gösterilmiş olan kardeşlik örnekliğini göstermektir. O altı kişi bu altı kişiye ilham olmuştu velhasılı...
Günler geçti zamanla. Bu geçen zaman bu satırlara yazıldığı gibi kolay olmadı tabi ki. Her birimiz ayrı ayrı zorluklarla karşı karşıya kaldı ve hala kalıyoruz. Ama hep birbirimize tek bir bağla bağlandık sıkı sıkı. O bağ bizi birbirimize bu kadar değerli kılmıştı zaten. Ders günlerini iple çeker olmuştuk. Haftanın o yoğunluğu birbirimizi görünce yerini muhteşem bir huzura terk ediyordu. Özlemle birbirimizin derdini dertlenir, mutluluğuna ortak olurduk. Her hafta yeni bir yenilik getiriyorduk dersin müfredatına. Bu yenilikler başka alanlarda da olmaya başladı bir bir. İlk yenilik yurt dışından bağlantı yapan bir kardeşimiz oldu. Uzaktık ama birleşmiştik işte. Mesafeler çok fazla etkileyememişti kardeşliğimizi. Devamında başka şehirden gelen bağlantılar da oldu. Sonra aramıza katılan başka kardeşlerimiz...
Şu ayet ve hadis bizlere rehber oldu:
“Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını ıslah edin ve Allah’tan korkun ki merhamet edilesiniz.” (Hucurat/10).
“Hiç biriniz, kendi nefsi için olmasını dilediği şeyi, din kardeşi için de istemedikçe iman etmiş sayılmaz.”
Bu rehberlik ışığında kenetlendik ve her geçen gün daha kopmaz bağlarla kenetleniyoruz. Rabbimize hamd olsun. Ben cahiliyeyi sarsıcı etkimizin kardeşlik bağlarımızı oluşturmadan atılabileceğini zannetmiyorum. Bizler kendi nefsimiz için istediğimizi Müslüman kardeşlerimiz için de isteyemezsek insanlık için asla isteyemeyiz. Bu bağın oluşmasında en önemli unsur samimiyettir. Size bu kardeşliğin geldiği son noktayı söyleyeyim mi? Altı kişiyle başlayan bu halka yedi, sekiz, on derken bu gün bizi mutlu eden bir sayıya ulaştı. Bunu dışında tertemiz, samimiyet kokan birbirinden değerli başka kardeşleriyle de birleşmeye devam etmektedir. Allah için çarpan otuzu aşkın yürek, Onun rızası için bir araya gelen otuzu aşkın insan. Elhamdülillah... Bu kardeşliğin güzel bir samimiyet örneğinden bir misal vererek sonu gelmeyecek bu paylaşımı noktalıyorum.
Samimiyeti gözlerinden okunan kardeşlerden birisi, ders halkasından bir kardeşe küçük bir hediye almıştı o gün. Bana hediyesini gösterirken ben de onun hediyesine benzer bir hediyeyi başka bir kardeşime almak istedim ve gidip aldım. Bu arada öğrenci bursumuz yeni yatmıştı. Kardeşlerden biri de bunlardan habersiz herkese çok elzem küçük bir hediye hazırlamış. Bir başka kardeş de yine herkese daha başka bir hediye almış kendi yanında. Kardeşlerden bir diğeri ise bir kardeşe onun hoşlanacağı bir başka hediye almış... Daha böyle giden bir karşılıklı hediye alımı. İşin ilginç yanı bu olay kurgulanmamış. Malumunuz artık hediye çekilişleriyle birbirimize hediye alır hale geldik. Ama bizde kimse kimseden haberdar değildi. Bu öyle bir samimiyet duvarıyla çevrilmişti ki her kişi gönlünden kopan küçük bir hediyeyle, aynı gün çıka gelmişti mekânımıza. Hepimiz elimizdekini saklıyor, uygun bir zaman kolluyorduk. Ta ki birimiz kalkıp kendi hediyesini uzattıktan sonra ortalık hediye yağmuruyla sırıl sıklam oluverdi. Subhanallah o ne güzel bir sahneydi öyle! Herkes ama herkes elinde bir hediyeyle diğer kardeşine bakıyordu. İşte hediyeleşmek buydu. İşte gönülden gelenler bunlardı.
Tekrar bütün kardeşlerime hayatıma kattıkları değerden ötürü teşekkür ediyor Rabbimin onlardan razı olmasını diliyorum.
Vesselam...
İktibas