Yeni Üyelik - Şifremi Unuttum
Arama    
İNDİRİLEN DİN'E EVET, ÖTEKİ DİN'LERE HAYIR
* Hasenattan Salihata Pasif İyiden Aktif İyiye * Nasıl bir Eş... * Çokluk, Çoğunluk, Çoğulculuk * Dünyayı Kim Kurtarabilir? * Cemaatler biterse İslam bitermiş! * Arakan'a Ağlamaktan Kolay Ne Var? * Erdoğan, New York'ta yeni Türkevi binasının temelini attı * 6 soruda IKBY'nin tartışmalı referandumu | Grafikli * Sabra ve Şatilla… 35 yıllık yaramız * Faizin Girdiği Evler Allah’a ve Rasûlüne Savaş Açılmış Cephelerdir

SON DAKİKA

ANA SAYFA

SİTENİZE EKLEYİN

RADYO DİNLE

Linkler

GENÇ BİRİKİM DERGİSİ

HAKSÖZ DERGİSİ

UMRAN DERGİSİ

VUSLAT DERGİSİ

İKTİBAS

YORUM DERGİSİ

İSLAMİ YORUM

AHMET VAROL

ANALİZ MERKEZİ

ANSAR DE

AYETLER COM

DENİZ FENERİ

DÜNYA BÜLTENİ

Enfal de

FİLİSTİN ENFORMASYON MERKEZİ

HABER VAKTİ

HAYRETTİN KARAMAN

KUDUS YOLU

M.ENGİN NOYAN

MAZLUMDER

MUSTAFA İSLAMOĞLU

Süleymaniye Vakfı

TEFSİR DERSLERİ

TEVHİD HABER

TEVHİDE DOĞRU

TİME TÜRK

İ H H

YARDIMELİ DERNEĞİ

İKRA İSLAM

İLKAV

İSRA HABER

Özçgün Duruş

ÖZGÜR DER

GIDA AMBARI

SAAT KAÇ

T.C. Kimlik Numarası

STAR

YENİ AKİT

YENİ ŞAFAK

ADANA BARIŞ RADYO

ADANA RADYO HAYAT

AKSARAY KENT FM

ANKARA DENGE RADYO

ANKARA HEDEF RADYO

ANKARA RADYO VAKİT

ANTALYA DİLARA FM

BATMAN GENÇLİK FM

BURSA ÇINAR RADYO

BURSA RAHMET FM

ÇORUM ÇAĞRI FM

DİYARBAKIR ÇAĞRI FM

DİYARBAKIR NUR RADYO

ERZİNCAN GÖKSU FM

ISPARTA DİLARA FM

KARAMAN GSRT FM

KAYSERİ ART FM

KAYSERİ ARİFAN RADYO

KAYSERİ FURKAN RADYO

KAYSERİ RADYO AS

KAYSERİ ŞAFAK RADYO

KIRIKKALE ANADOLU FM

KIRŞEHİR GENÇLİĞİN SESİ FM

KOCAELİ ANADOLU RADYO

KOCAELİ MESAJ FM

KONYA GENÇLİK FM

KONYA RADYO EN

KONYA RİBAT FM

KONYA İSRA FM

MALATYA SELAM RADYO

MARDİN CEMRE RADYO

MUŞ RADYO 1071

NİĞDE UMUT FM

SAKARYA HİLAL FM

SİVAS RADYO GÜNEŞ

SİVAS RADYO HİLAL

URFA RADYO MEDYA

URFA RADYO MEGA

İÇEL ÇAĞRI FM

İÇEL İSTİKLAL RADYO

İRİP RADYO

İSTANBUL MARMARA FM

İSTANBUL MORAL FM

İSTANBUL RADYO MEKTUP

İSTANBUL ÖZEL FM

İZMİR RADYO BAŞAK

24 HABER TV

ÇAĞRI TV

HİLAL TV

KANAL A

TGRT HABER

TV NET

ÜLKE TV

Namaz Vakitleri

8 Kasım 2010 dan beri

Bugün 182830
Toplam 385997678
En Fazla 606285
Ortalama 152087
Üye Sayısı 125
Bugün Üye Olan 0

İdeolojilere göre Mülkiyet ve Ekonomik düzen

Devletin varlığı Allah’ın düzenini uygulamak içindir. O düzen,insanların kötülükten uzak tutulması ve iyilikle emrolunması için gerekli otoriteye ihtiyaç duyurmaktadır. Bu sebeble, yani “Bir vâcibin vücubu için bir başka şey vâcib(elzem) ise o şey de vâcib
2017-09-19 - 14:54

İDEOLOJİLERE GÖRE MÜLKİYET VE EKONOMİK DÜZEN

 

 

Mülkiyet, bekâ içgüdüsünün tezahürü bir vakıadır. İnsanın, bekâsı için gerek duyduğu şeylere sahib olma isteğinden kaynaklanmaktadır. Soğuktan, sıcaktan korunmak için giyecek ihtiyacı duyması, vahşi hayvanlardan veya sair şeylerden kendini korumak için sığınak(ev) ihtiyacı duyması ve benzeri, bekâsını sağlamakta gerekli gördüğü şeylere sahib olma isteği mülkiyet müessesesini doğurmuştur.

Mülkiyet, ilk zamanlarda toplum ve devlet olmadığından “Özel Mülkiyet” şeklinde fert için ortaya çıktı. İlerleyen zaman içinde insanlar çoğaldıkça ve toplum halinde yaşamaya başlayıp, bir otoriteye tâbî olmalar, devletçikler -site devletler- ortaya çıktıkça, Özel Mülkiyet ile ilgili görüşler de gelişmeye ve şekillenmeye başladı.

Mülkiyetin konusu şeyler belirlenmeye, mülkte tasarruf sınırları çizilmeye, mülk konusu şeylerin dağıtımı ile ilgili görüşler ortaya atılmaya ve düzene konulmaya geçilmiştir. Bir arada yaşama; başlangıçtaki özel mülkiyet anlayışında sınırlamalara, keyfiyet belirlemelerine yol açtı.

İnsanlar kimi zaman mülkiyet konusu şeylerin keyfiyet ve kemiyet açısından belirlenmesinde ihtilaf ederken, kimi zaman da mülkiyet konusu şeylerin zatında ve bunların üzerindeki mülkiyetin türü üzerinde ihtilaflara düştüler. Bir zaman geldi kadın ve parada müşterek mülkiyetten söz edildi. Hatta zaman zaman bu anlayış mevzii de olsa uygulamalar gördü. Milâdî VI. asırda Kral Kubad zamanında Mazdek tarafından 6 ay kadar süren bir uygulama ile ilkel “sosyalizm”(iştirakiyecilik) şekliyle İran’da tatbikâtı görüldü. Bu süre sonunda Mazdek ve taraftarları, ayaklanan halk tarafından kendilerinden eser bırakılmamacasına yok edildiler.

Kezâ zaman zaman, mülkiyet konusu şeylerde sınırsız tasarruf düşüncesi hâkim oldu ve mülk sahibi mülkünde dilediği tasarrufta bulundu. Yine esirlere eşya nazarı ile bakıldı ve hiçbir surette insan oldukları hesaba katılmadı. Onlar için hak-hukuk düşünülmedi, tamamen bir mal muamelesi gördüler.

Bütün bu kavram kargaşası, zaman ve mekân değişikliklerine rağmen sürdü durdu. İnsanların ölçüler koyduğu, doğruları veya yanlışları tesbit edegeldikleri tüm zaman ve mekân içinde ihtilâfa düşmede hiçbir şey değişmedi, devam etti.

Ne zaman ki insanüstü bir Varlık, hayatı her yönüyle biçimlendiren kaideler vaz etti ve seçtiği insanlar vasıtası ile bunu zaman içinde insanlara bildirdi, işte bu tebliğ edilenlerin taşıdığı anlama teslim olanlar arasında ihtilaflar asgari düzeye indi ve eşyanın tabiatına, insanın fıtratına uygun değişmez doğrular belli oldu. Eşya ve insan tabiatında bir değişiklik bulunmadığı sürece de bu doğrular, doğruluklarından yitirmemektedir, yitirmeyecektir de.

Mülkiyetin Konusu

Genel olarak sahiplenmeye tabiatının elverdiği her şey mülkiyetin konusudur. Bu genel açıklama hem eşyanın tabiatı, hem de mülkiyetin nev’ine göre özellikler taşımaktadır. Bir şey, bir tür mülkiyetin konusu olabilirken, bir başka tür mülkiyetin konusu olmaya tabiatı elvermemektedir. Güneş enerjisinden bir arsaya, bir evden petrole, bir kitaptan devletin topladığı vergiye kadar hemen her şey mülkiyet konusu olabildiği halde, her şey her tür mülkiyetin konusu olamamaktadır. Şeyin tabiatı ve insanın fıtratı buna mani olmakta ve her şeyin Sahibi de, bütün bunları herkesten iyi bildiğinden, en uygun düzenlemeyi yaparak ihtilafların azalmasına, fıtrat üzere bir düzenin kurulup yürümesini sağlayacak bir genel geçer düzeni bildirmektedir.

Mülkiyetin Türleri

Mülkiyet, maliki açısından aşağıdaki türlere ayrılır:

  1. Özel mülkiyet
  2. Toplum(umumî) mülkiyeti

III. Devlet mülkiyeti

  1. Özel Mülkiyet Özel mülkiyet, kişiye nisbetle meydana gelmiş, onun bekâ içgüdüsünden doğmuş ve asılda müesseseleşmiştir. Lâkin özel mülkiyet anlayışında tarih boyunca bir beraberlik hasıl olamamış, bu yüzden de alabildiğine ihtilaflara neden olmuştur. Biz bu konuya açıklık getirirken, münakaşası tarihin derinliklerinde kalmış muhtelif anlayışları geçerek, onlardan da esinlenerek zamanımıza kadar gelmiş ve el’an dünyanın çeşitli bölgelerinde, ülkelerinde geçerliği bulunan ideolojik nitelik kazanmış özel mülkiyet anlayışları üzerinde durmak istiyoruz. Konuyu hem daha aktüelleştirmek hem de zihinleri fazla yormamak için kısa kısa da olsa, bir bütünlük arzeden dünya görüşlerinin -ideolojilerin- disipline ettiği özel mülkiyet tariflerini vermekte yarar umuyoruz. Ve şunu belirtmek de istiyoruz ki “Özel mülkiyet” tarifleri her ideolojinin “İktisâdî Düzenleri”nin temelini teşkil etmektedir. Bir diğer ifade ile, ideolojilerin özel mülkiyeti tariflerindeki özelliklerin tümü o ideolojinin İktisâdi Düzeni’nin temelinden çatısına kadar bütün yapısında kendini gösterirler, yani özel mülkiyet anlayışındaki özelliklerin tamamı ekonomik düzenlerine kopmaz biçimde sinmiştir.

Günümüzde câri ideolojilere göre özel mülkiyet tarifleri şöyledir:

  1. Batı’nın dünya görüşüne, demokratik kapitalizme göre, Özel Mülkiyet anlayışı “Keyfiyet ve kemiyet tahdidi söz konusu olmaksızın kişinin mülkiyet konusu şeyleri iktisab edebilmesi, tasarruf ve tevzi edebilmesi serbestiyeti” şeklinde özetlenebilir. Bu anlayışa literatürde “Liberal Mülkiyet” anlayışı veya “Mutlak Mülkiyet” anlayışı da denilmektedir. Kısacası kişi, dilediği yoldan, dilediği şeyi, dilediği kadarıyla iktisab edebilmekte ve yine herhangi bir kayda tâbî olmadan da mülkiyet konusu şeyde tasarruf ve onu tevzi edebilmektedir. Bütün bunları yaparken aslolan kişinin -mülk sahibinin- iradesidir, aslolan budur. Kayıtlamalar hep istisnadır.

Batı dünyası ortaçağ şartlarından çıktıktan sonra geniş çapta uygulamaya geçtiği bu “Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar!” anlayışı ile büyük bir zenginliğe kavuşup, alabildiğine sömürücülüğe başlayınca ve bu sömürüden kendi insanını da kurtaramayınca, bu mülkiyet anlayışına şiddetli bir muhalefet başlamış ve zenginliğin sahiplerini gittikçe rahatsız eden boyutlara ulaşmıştı. Engels ve Marks’ın 1848’de yayınladıkları Manifesto’ları, sermaye sahiplerini korkutmuş ve kendilerine bir çeki düzen verme gereği duyurmuştu. İşte bu özel mülkiyet aleyhtârı görüşlerin yaygınlaşıp, sömürülmüşlerden yığınlara varan taraftar bulması sonucu, Batı’nın temelinde özelci -ferdiyetçi- mülkiyet anlayışı da birtakım törpülemelere maruz kalacaktı.

Bu çok çıplak ve her haliyle göze batan Mutlak Mülkiyet anlayışını koruyabilmek için ona, hasımlarına kendisini sevimli gösterecek bir “Sosyal” elbise giydirilmeli idi. O yıllardan itibaren bu yapılmaya başlandı ve zaman içinde müesseseleşerek “Sosyal Mülkiyet” anlayışı olarak Batı’da hakim anlayış haline geldi ve uygulamaya konuldu. Artık, Mutlak Mülkiyet anlayışı mazide kalmış, Kapitalizm kendini emniyete almıştı Sosyalizm’den gelecek tehlikelere karşı.

Temelinde mutlak mülkiyet anlayışının özelliklerini muhafaza etmekle beraber, ortaya çıkarılan sosyal mülkiyet anlayışına “törpülenmiş bir mutlak mülkiyet anlayışı” denilmesi de kabildir. Nitekim hukuk ve iktisat kitaplarında tarifini bulduğumuz Sosyal Mülkiyet, “Özel mülkiyet (mülkiyet) öyle bir haktır ki kamu zararına istimâl olunamaz” biçimine dönüştürüldü. Tabiidir ki birtakım kayıtlamalar konularak. Bu mülkiyet anlayışının hakim olduğu devlete Sosyal Devlet, mülkiyete de Sosyal Mülkiyet adı verildi. Genel olarak da Demokratik Kapitalizm yerine Demokratik Sosyalizm veya Sosyal Demokrasi adı yaygınlaştırıldı.

Ortaya çıkan bu sonuç, 19. asrın ikinci yarısından sonra uygulamaya başlanmakla beraber, bilhassa İkinci Dünya Harbi sonrasında beynelmilel bir model olarak Doğu Blokunun dışındaki dünyanın hemen tüm ülkelerine yaygınlaştırıldı. Bilhassa üçüncü dünya ülkelerindeki uygulamalarında görülen Toprak Reformları, Dış Ticaretin ve Bankacılığın Devletleştirilmesi, Planlama Uygulamaları bu cümleden olarak zikredilecek şeylerdir. Böylece Kapitalizm, kendini yenilemiş ve Marksizm’e karşı korunmuş oluyordu.

Özel mülkiyet anlayışı, anlatmaya çalıştığımız merhaleleri geçirerek bugünkü noktaya geldi ve Batı dünya görüşünün ekonomik düzeninin temelinden çatısına kadar bütün yapısına özelliklerini taşıyarak yerleşti.

Biz şimdi konuyu uzatmamak için Marksist dünya görüşüne göre özel mülkiyetin ne olduğu, nasıl anlaşılıp uygulama gördüğünü anlatmaya geçelim.

  1. Marksizm’e göre Özel Mülkiyet’in tarifi “Ferd mülk sahibi olabilir, fakat kemiyet itibariyle sınırlamaya tâbi olmak şartıyla!” şeklinde yapılabilir.

Bilindiği gibi Marksist diyalektikte, sosyalizm ve komünizm merhaleleri vardır. Derebeylikten kapitalizme, sosyalizme ve bundan da komünizme geçiş söz konusudur. Bu dört dönemin son ikisine genel adı ile düzen olarak sosyalizm denilmektedir. Daha da ciddiye alınması için “bilimsel” sıfatı da takılarak kullanılmaktadır.

Biz, Sosyalizm’e ve Komünizm’e göre “özel mülkiyet nedir”in cevabını arayalım. Marks’ın anlattığına göre her şey maddedir ve maddenin dışında bir varlık yoktur. Madde de iki türdür. Birincisi İstihsal Aletleri(üretim araçları), diğeri ise İstihlâk Maddeleri(tüketim maddeleri)dir. İnsanların henüz tam olgunluğa erişmediği bir geçiş dönemi(merhalesi) olan sosyalist dönemde, ‘ferd’e tüketim maddelerinde mülkiyet hakkı tanınmakta fakat üretim araçlarında mülkiyet hakkı tanınmamaktadır. Üretim araçlarının mülkiyeti ‘toplum’a ait bulunmaktadır.

Marks’a göre Özel Mülkiyet bir üst yapı kurumu olduğundan ve bir çelişki ürünü bulunduğundan, insanın henüz olgunlaşmadığı dönemde belirli sınırlar içinde de olsa ona göz yummak, olgunlaşma dönemine hazırlık mahiyetindedir.

Sosyalizm’de özel mülkiyet, prensip olarak varlığı kabul edilen bir müessesedir. Kemiyet itibariyle sınırlama konularak hudutları belirtilen özel mülkiyet yalnız tüketim maddelerine şâmildir. Üretim araçları bu mülkiyetin konusunun dışında kalmaktadır. Bazı örneklerle açıklık getirmeye çalışırsak, Özel Mülkiyet’in konusu olan şeyler olarak insanın oturacağı ev, kullanacağı vasıta, bisiklet, giydiği elbiseler, yiyecekleri, ev eşyası ve benzeri, kişinin hayatı için gerekli şeylerden oluşmaktadır. Bu ve benzeri saydığımız şeyler, her ne kadar kişiye nisbetle onun tarafından kullanıldığı sürece bir tüketim maddesi ise de, kişi ondan kazanç(artık değer) kazanmaya kesinlikle tevessül edemez. Zira kâr-kazanç(artık değer) Marks’a göre bir üst yapı kurumudur ve sömürünün ürünüdür. Bu sebeble de kabul edilemez.

Sosyalist devletin, özel mülkiyet kapsamına girecek şeyleri kemiyet bakımından tayininde devletin zenginliği -iktisâdî varlığı- rol oynamaktadır. Devletin imkânları insanlara sahibi olabilecekleri ev verebilmişken, imkânları artarsa ihtiyaçları -tüketimde kullanmaları- için bir de otomobil veya ona mümasil şeyler verebilir. Bu nazarî açıdan böyledir ve tabiidir ki devletin iktisâdî varlığı, gerçekte fertlerin nelere ve ne kadarı ile sahib olabileceklerini belirlemektedir.

Komünist aşamada(merhalede) ise, insanlar olgunlaştıklarından devlete bile gerek kalmayacağı bir ortamda özel mülkiyet gereksinimi duyabilecek bir insan da kalmayacaktır. Ve “Komün” halinde yaşayan insanlar neye gerek duyarlarsa, ürettiklerinin yığıldığı ürün harmanlarından onları alabilmekte ve fazlasına hiç kimse lüzum duymadığı gibi, “benim olsun” arzusu da taşımayacaklardır.

Kapitalizm’in insanları ezip suyunu çıkardığı bir ortamda (18.19. asır Avrupası) Marks’ın bu rüyası rüya da olsa, sıkıntıdan yaşamın tadını unutmuş insanların hoşuna gitmiştir. Zira onlara bir hayat ışığı olarak görünmüştür. Çaresizliğe mahkum edilen insanların, kurtulma ümitlerini de yitirdikleri ortamlarda olmadık şeylere ümit bağlayarak yaşamaya çalıştıklarının örnekleri ile doludur tarihin sayfaları. O günkü yönetimin zulmünden ümitlerini kesmiş insanların Şam’a doğru Bağdad’dan yola çıkan Vali Haccac’ın yolu üzerindeki çöle çıkıp kazmaya başladıkları ve durumu öğrenmek isteyen valiye ne aradıklarını sorduğunda, “Hz.Ömer’in kemiklerini arıyoruz. Senin gibi zâlim bir idareciden, O’nun gibi adil bir halifenin kemikleri daha evlâdır. Onunla teselli olacağız!” diye anlatan Bağdad’ın müslüman insanlarının da psikolojisi başka nasıl izah edilebilir? Dünyanın neresinde olursa olsun aynı psikoza sürüklenen, mahkum edilen insanlara, gerçekleşmeyeceğini bilseler de, hayali şeyler ümitlerini yitirdikleri gerçeklerden daha sevimli gelebiliyor ve hatta onları sürükleyebiliyor bile.

Nitekim, İslâm’ın alternatif olarak gündemden düştüğü ve bulunmadığı bir ortamda Marksizm, Kapitalizm’in tüm ümitleri söndürdüğü yıllar için, takriben bir asra yakın bir zaman, insanların hiç değilse bir kısmı için de olsa bir ümit kaynağı oldu. Kendi varlığına neden olan kapitalizmin karşısında kendisinden bir şeyler umulan, uğruna hayatlar fedâ edilen, söylene söylene de bilimselliğine inanılan bir cankurtaran simidi gibi ondan bir şeyler umuldu. Marksizm artık kendisinden, uygulanabilirliğinden umut kesilen bir cesede benziyor. Onun son bulan hayatı belki Kapitalizm’e yaradı ve ona bir süre daha kendini yenileme imkânı vererek yaşama şansı kazandırdı. Velhâsıl Marksizm de kapitalizme yaradı. Hele Çin’de Mao’nun ölümünden sonra Marksizm iyiden iyiye buharlaştı.

Durum bu iken, yeryüzünün bir yerinde, İran’da İslâm tekrar dirilince, insanların gündemine girip baş sıraya da geçince Marksizm artık peşinden kimsenin koşmadığı, koşanların da ümitlerini yitirip koşmaktan vazgeçtiği ve gözlerini yavaş yavaş da olsa başka şeylere, tabii İslâm’a çevirmesine neden olan noktaya getirdi bağlılarını, ilgi duyanlarını…

Şimdi artık İslâm’ın özel mülkiyet anlayışına geçebilir ve bunun çerçevesini belirtebiliriz.

  1. İslâm’a göre Özel Mülkiyet’in tarifi “Fert mülk sahibi olabilir fakat keyfiyet itibariyle sınırlamaya tâbî olmak şartıyla!” şeklinde yapılabilir.

Malum olduğu üzere, İslâm nizamına göre mülkün gerçek sahibi onun yaratıcısı olan Allah’tır. Lâkin insanlara bu mülkte Kendisi’ne göre intifa hakkı tanımıştır. Dünya ölçülerine göre de bu hakka fıkıh dilinde “mülkiyet” tesmiye olunmuştur. Mülk konusu şeyleri iktisab etmede, onda tasarrufta bulunmada ve tevziinde Şâri’ tarafından konulan kaidelerin tümü “mülkiyet hukuku”nu meydana getirmiştir.

İslâm’a göre özel mülkiyet “mübah”tır. Mülkün gerçek sahibi Allah’ın, nimetlerinden kullarının yararlanmasına verdiği izindir. Ne var ki Allah (c.c.) bu iznin neler için, nasıl ve ne nisbette ve ne tür mükellefiyetlerle verildiğini de açıklamıştır. Bu açıklamaların tümüne “keyfiyet belirlemesi” diyoruz.

İslâm’a göre, mülkiyet konusu şeylerin “mal” olması yani mülkiyet konusu olma izni verilen şeylerden olması gerekmektedir. Meselâ domuz, kan, ölü eti(lâşe), bütün sarhoşluk verici şeyler(içkiler) ve aklı ziyaa(eksikliğe) uğratan tüm şeyler(esrar, afyon, morfin, bazmorfin, kokain ve benzeri tüm şeyler) müslümanlar için mal sayılmamış ve mülkiyet konusu olmamıştır. Bu itibarla örneğin içkiler imhâ edilir.

Şâri’ tarafından “mal” olarak kabul edilmeyen ve mülk edinilmesi için müslümanlara izin verilmeyen bu tür şeylerin dışında bazı şeyler de, tabiatı özel mülkiyet konusu olmaya elvermediğinden özel mülkiyetin konusu olamazlar. Bir diğer kısım şeylerin de mülkiyeti, ancak devlete hak olarak tanındığından özel mülkiyetin konusu olamazlar. Meselâ cizyeyi, haracı, vergiyi mülk edinme hakkı ve yetkisi yalnız devlete tanındığından, bunlar da özel mülkiyetin konusu olamazlar. Bu ve benzeri, devlet mülkiyetinin konusu şeyler, önce devlet mülkü haline geldikten sonradır ki ancak devletin tasarrufuna bağlı olarak, devletin bunları tasarrufu ile ilgili âmir hükümler ve devlet başkanının ictihadları gereğince fertlerin(halkın) mülkiyetine intikal edebilir.

Zekât toplanması, devlete vazife olarak verilen fakat dağıtımı âyette zikredilenler arasında gerçekleştirilmesi zaruri bulunan, devletin bildirilenlerin dışında bir yere tasarruf edemeyeceği, bir bakıma âyette zikredilenler adına emanetçisi bulunduğu bir mülkiyet konusu şeydir. Ki nelerden alınacağı hususunda gâî ve lafzî tefsirlere göre muhtelif ictihadlar bulunmaktadır.

Özel mülkiyet aşağıda gösterilen yollardan biri veya diğerleri yolu ile elde edilir:

  1. Çalışmak,
  2. Yaşamak için mala ihtiyaç duyma,
  3. Verâset,
  4. Devletin malından ferde(tebeaya) vermesi,
  5. Fertlerin herhangi bir mal veya çalışma karşılığı olmaksızın bir şeye sahib olması (define, lukata ve benzeri yollarla).

İslâm’a göre özel mülkiyet yukarıda sıraladığımız yollarla edinilir. Bu yollardan mülk sahibi olabilmenin de genel hükümler çerçevesinde dikkat edilecek özel kaideleri vardır.

Çalışmak yolu ile mülk edinmede, diğer yollarla da mülk edinmede olduğu gibi “harama, helale” dikkat edilmesi mutlaka gerekir. Ferdin bütün işlerinde dikkat göstermesi gereken “Allah’ın rızası”na nail olmak düşüncesi, elbette iktisâdî konular için de geçerlidir. Allah rızasına nâil olmak, yine her tasarrufunda olduğu gibi ferdin “Düşünce ve Metod” bakımından aynı kaynaktan -İslâm’dan- yararlanması ile mümkündür. Örneğin, işçilik yaparak veya alışveriş(ticaret) yaparak ezcümle çalışarak mülk sahibi olabilmenin, çalışmanın türlerine has özel kaidelerine riâyetle mümkün olduğunu söylemek istiyoruz.

Emeğini icare eden, başkasının işini görmek üzerinde onunla anlaşan bir kimsenin anlaştığı konunun İslâmca mübah konulardan olması şartı vardır. Her çalışmanın karşılığı iktisab edilen değerin helal olmayacağını belirtmek istiyoruz. Örneğin, bizâtihi haram olan bir işte (meselâ içki imalinde, faiz muameleleri ile uğraşmada, gayrın malına, canına, ırzına haksız olarak zarar vermede ve çoğaltılabilecek benzeri işlerde) bir müslümanın emeğini icare etmesi kesinlikle câiz değildir ve bu yolla iktisab ettiği değer kendisi açısından haramdır. Haramın karşılığı olarak da cehennem azabıdır.

Yine emeğini icare eden bir kişinin, mübah olan bir iş için de olsa, kendisi için çalıştığı kimse ile yaptığı iş akdine riâyeti gerekir. Şu kadar çalışacak, şu süre çalışacak ve şu şartlara riâyetle çalışacağını taahhüt eden kimsenin, bu çalışmasından iktisab edeceği iktisâdî değerin helal olabilmesi, mutlaka çalışan açısından çalışma şartlarına riâyetle sağlanabilir.

Yaptığı çalışma akdine riâyet etmesi yani akiddeki şartlara uyması gerekir. Akdi tek taraflı ve haksız olarak bozmaması gerekir. Akdin sona erdirilmesi sırasında kendini düşündüğü kadar, işini yaptığı kişiyi de düşünmesi, onun da hukukunu gözetmesi gerekir. Hıyânetten, yalandan, aldatmadan, hileden ve benzeri, İslâm’ın men ettiği şeylerden uzak durması gerekir.

Özet olarak demek istiyoruz ki, mücerret olarak çalışmak müslüman için mülk edinmenin kayıtsız-şartsız vesilesi değildir. Ancak, gerek özel gerek genel esaslara uygun çalışıldığı takdirde iktisab edilen iktisâdî değerin helalliği söz konusu olur. Aksi halde kimi zaman elde ettiği iktisâdî değer elinden istirdâd edilir, el konulur ve örneğin çalıştığı işin haramlığından dolayı da ayrıca suç sayılan fiilin cinsine göre cezalandırılır. Bir müslümanın haram yollardan sağlanan alacağının, İslâm devleti takipçisi değildir ve olamaz da. Üstelik buna muttali olursa hesabını sorar.

Çalışmak veya diğer mülk edinme yollarından herhangi birisi veya birçoğu ile elde edilen mülkün tasarrufunda da mülk sahibi bildiğince hareket edemez. Her halde, İslâm’ın mülkün tasarrufunda göz önünde bulundurulması gereken şartlarına riâyet etmesi gerekir. Ezcümle “Ben kazandım, dilediğim gibi tasarruf ederim” diyemez. Harama tasarruf etmekten çekinmelidir. Haramdan kazanamayacağı gibi harama da harcayamaz. Ve buna inzimamen mülkünün üzerindeki hakkını edâ etmekle mükelleftir. Yani Allah’ın kendisine verdiğinin üzerindeki hakkını edâsı gerekir. Örneğin zekâtını vermek, tasadduk etmek, infâkı ile mükellef bulunduklarına infâk etmek ve benzeri mükellefiyetlerini yerine getirmek durumundadır.

“Yaşamak için mala ihtiyaç duyma” da bir mülk edinme yoludur. Meselâ, aç kalan bir kimsenin açlığını giderecek kadar bir şeye sahib olmaya hakkı vardır. Kezâ soğuk veya sıcaktan hayatı tehlikeye maruz kalan birisinin, geçici olarak da olsa bu tehlikeyi atlatana kadar olsun gayrın malından alma hakkı vardır. Esas olarak bir kimsenin malı gayrıya rızası olmadan mübah olmazken, yukarıda söylediğimiz ve benzeri, İslâm nizamının tadât ederek veya illetini belirterek belirlediği sebeblerle mübah olduğunu görmekteyiz. Buraya kadar anlattıklarımız kişisel açıdan gayrın malından alma hakkı veren şeylere örnek iken, diğer yandan kişinin bu halde (yaşamak için mala ihtiyaç duyar halde) olması devletin de malından kişiye vermesini gerektirmektedir. İslâm devletinin, gerek müslüman gerek gayr-ı müslim tebeası(ehl-i zimme) ve hatta müste’men(dâr-ı İslâm’a girmesine devletin izin verdiği lâkin İslâm devletinin tebeasından olmayan kişiler) durumunda bulunan herhangi bir kişiye, yaşamak için mala ihtiyacı olması halinde malından vermesi gerekir. Fert, menkul ya da gayr-ı menkul olsun, devletin kendisine malından verdiği üzerinde de mülkiyet sahibi olur. Gerek ferdin gayrın malından almasıyla, gerekse devletin vermesi yolu ile mülk edinmesi ancak “Yaşamak için mala ihtiyaç duyma” gerekçesine dayanabilir. Ve tabiidir ki alınabilecek veya verilecek şeyin tabanı ferdin yaşamı için gerekli ve yeterli sınırdan aşağı olmamak lâzımdır. Tavanı ise, ferdin gayrın malından alma hali söz konusu olduğundan hırsızlık vasfı kazanmaktan uzak kalacak kadar olmalı iken, devletin vermesi halinde tamamen Devlet Başkanı’nın ictihadına ve gerek duymasına bağlıdır. Devlet dilerse başka nedenlerle, yaşamak için duyduğu ihtiyaçtan fazlasını da ferde verebilir ve fert bu malın sahibi olur.

“Verâset yolu ile mülk edinme” de İslâm’ın fertlere mübah kıldığı bir mülk edinme yoludur. İslâm düzeninin gösterdiği kimseler, yine düzenin belirlediği nisbetlerde, vefât eden yakınının malını iktisaba hak kazanır. Verâset yolu ile iktisab ettiği mülkiyet mevzuu şeyler üzerinde mülkiyet hakkı sahibi olurlar. Mirasçısı olmayan kimsenin geride bıraktığı her türlü malın devlet tabii mirasçısıdır. Kişinin malına tevarüs için, şeriatın gösterdiği mirasçılardan biri olmak gerekir. Buna rağmen vefat eden kişinin malı üzerinde, önce Vasiyet’i varsa vasiyet hükümleri işlem görür. Bilahare mirasçılık işlemlerine geçilir. Borçlarının da öncelikle ödenmesi gerektiği göz önünden ırak bulundurulmamalıdır.

Devlet, malından tebeasına verir. Devlet malının tasarruf yetkisi, devlet başkanının ictihadına göredir. İslâm devleti müslim, gayr-ı müslim tebeasının iaşe ve ibatesinden sorumluluğu gereği, elindeki malından tebeasının muhtaç olanlarına verir. Bu yol ile de fert, zimmetine geçen devlet malının sahibi olur.

Ferdî mülkiyet edinme yollarından biri de, ferdin bir mal, bedel veya çalışma sonucu olmaksızın bir şeye sahib olmasıdır. Bulduğu definenin, nisbet itibariyle kendi mülkiyetine intikal ettirebileceği kısmı, buluntu şeyler -ki bulanın mülkiyetine intikali için bazı şartları vardır ve bu şartlar tahakkuk ettiği takdirde- kişinin mülkiyetine girerler.

Mülkiyet konusu şeylerin hangisi olursa olsun ve yukarıda saydığımız hangi sebeble kazanılırsa kazanılsın, özel mülkiyet konusu haline gelen tüm mallar ve iktisâdi değerler ferdî mülkiyet mükellefiyetlerine tâbîdir. Üzerinde ferdî mülkiyet hukuku geçerlik kazanır.

Dikkat edileceği gibi İslâm’a göre özel mülkiyet konusu şeyler, mülk edinme yolları, mülk edinme keyfiyeti, mülkünde tasarruf keyfiyeti ve mülkün tevzii, mülkün mükellefiyeti gibi mülkiyetle ilgili bütün konularda bir “Keyfiyet” sınırlaması söz konusudur.

  1. Kamu(Toplum-Ümmet) Mülkiyeti Batı’da doğup yaygınlaşmış dünya görüşüne göre Kamu Mülkiyeti, kamunun müştereken kullandığı şeyler için geçerlidir. Kamu mülkiyetine dahil olduğu halde kamu’nun ortaklaşa kullanabildiği mülkiyet konusu şeyler epey sınırlıdır. Özellikle cadde, meydan, sokak ve benzeri şeylerin dışındaki kamu mülkiyeti lafız olarak kullanılmakla beraber, gerçekte kamu’nun mülkiyeti ile alakalı bulunmayan bir uygulamanın konusudur. Pratik hayatta her ne kadar kendisine kamu mülkiyeti deniliyorsa da devlet mülkiyeti şeklinde tezahür etmektedir. Kamu mülkiyetinin konusu şeylerde, bunların ürünlerinde, ortaya çıkan iktisâdî değerlerde tek söz sahibi bulunduğu görülmekte ve devletin tekeli biçiminde uygulama görmektedir.

Nitekim, Kamu İktisâdî Teşebbüsleri veya Teşekkülleri adı ile anılan müesseselerin hemen tümünün gerek mülkiyeti, gerek işletmesi, gerekse ürettiklerinden yararlanma ve ortaya çıkan iktisâdî değerlerin paylaşılmasında tek söz sahibi devlettir. Ne kamu’nun, ne de kamu’yu oluşturan unsurlardan bir tekinin ondan yararlanması söz konusu olmamaktadır. Kamu mülkiyeti, Batılı sistemlerde bir bakıma devlet mülkiyeti biçiminde görüntü arzetmektedir. Zira hiçbir zaman kamu’nun ondan bir nebze olsun fiilen yararlanması bahis konusu olmamaktadır. Bir diğer ifade ile, kamu mülkiyetinin konusu şeyler, ismen ve resmen kamu’nun olmakla beraber, fiilen devletin mülkiyetinin konusu gibi muamele görmektedir. Yani kamu ondan fiilen hiç mi hiç yararlanmamaktadır. Kamu mülkiyeti konusu şeylerin gelirleri olursa, devlet harcamaları olarak kamu’nun yararlandığı varsayılan yerlere yatırılmakta, bir bakıma kamu mülkiyetinin gelirleri devlet yatırımlarının finans kaynağı olarak kullanılmaktadır.

  1. Marksizm’e göre Kamu Mülkiyeti; her şeyin kamu’nun sayıldığı, toplum(kamu)’un her şey olduğu bir düşünce açısından değerlendirilmektedir. Her ne kadar geçiş dönemi sayılan Sosyalizm döneminde özel mülkiyet konusu şeyler var ise de, aslolan toplum (kamu) olduğundan, mükiyet konusu şeylerin de teoride hemen tümüne yakınının kamu’ya ait olduğu var sayılmaktadır. Fakat pratikte, kamu mülkiyeti konusu şeylerin bu sistemde de devlet mülkiyeti şeklinde muamele gördüğü gözlerden ırak tutulmamalıdır. Zira, varlığı geçici kabul edilen devlet bu düzende o kadar güçlüdür ki hemen her şey devlete aittir. Varlığına, insanların olgunlaşması(!) sonucu gerek kalmayacağı savunulan devlet, o denli güce ihtiyaç duymakta ve bütün güçleri elinde toplamaktadır ki, bakıldığında görülen adetâ devletten başkası değildir. Zaten, değeri bulunmayan fert ve her şey olduğu ileri sürülen toplumu(kamu’yu) tek başına temsil eden devlet, varlığı ile her şeyin varlığının sebebi gibidir. Kamu’nun devlet tarafından, devletin de Komünist Partisi tarafından temsil edildiği bu düzende, bir bakıma her şey Komünist Partisi ileri gelenlerinin ve ikinci derecede de Komünist Partisi mensuplarının tasarrufundadır. Bunun dışındaki kitle(kamu), bir üretim aracıdır ve mülkiyeti de devlete aittir. Devlet bunlara üretimlerini sürdürmeleri için yeterli şeyleri elde edebilecek kadar imkân tanımakta, mülkiyet konusu şeylerden yararlanmalarında ölçü olarak bunu kullanmaktadır. Onlar, kamu oldukları için mülkiyetten yararlanmamakta, belki üretim araçları bulundukları için, üretimlerini sürdürebilmeleri açısından bundan yararlandırılmaktadırlar.

Marksizm’e göre var olan yalnızca kamu’dur. Her şeyin varlığının nedeni kamu’dur. Ve tabii her şey de kamu’nundur. Lâkin bu sistemin uygulanmaya başlandığından bu yana kamu bir türlü kamu olduğunun, her şeyin sebebi ve sahibi bulunduğunun farkına varamamış, bu hal hep kendisi için bir ütopya, “hayal” olarak kalagelmiştir.

Özet olarak belirtmek gerekirse, Marksizm’de her şey topluma, onun varlığına, kamu’ya dayandırıldığı halde, pratikte kamu’yu ortalarda görmek mümkün değildir. Ortada görünen yalnız başına, geçici bir varlık olarak görülen devlettir. Bu denli her şeyi bünyesinde bulundurması, her şeye sahibiyeti ve her şeyi temsil ediciliği ile devletin bu sistemde nasıl olup da kendisine gerek kalmayacağı bir ayrı merak konusudur.

Kamu mülkiyeti bu sistemde de, kapitalist Batılı düzenlerde olduğu gibi devlet mülkiyeti olarak tezahür etmektedir. Devlet mülkiyeti şeyler, devletin varlığının sürdürülmesi için gerekli görülen yerlere yatırılmakta ve bu yatırımlardan da toplum(kamu) yararlanıyor kabul edilmektedir.

Bu anlayış, fert ve toplumun tabiatını tanımamaktan kaynaklanan seri yanlışların nedenini teşkil etmektedir. Toplum genel görünüşü ile her ne kadar bir bütün teşkil ediyorsa da, bu bütünü kendi dünyası ile bir ayrı fakat belki küçük bir bütün olan fertler, onların düşünceleri, duyguları ve ortak düzeni oluşturmaktadır. Bir bakıma fertler, daha büyük bir bütün olan vücudun ayrı ayrı organları gibidirler. Ve kendi başlarına bir varlıktırlar. Bu varlıkları ile koordineli bir biçimde, toplum denilen daha kompleks bir bütünü meydana getirmektedirler. Büyük bir bütün olan toplum, her ne kadar bir ayrı varlık ise de, bu varlık bir noktada kendini onu meydana getiren unsurlardan soyutlayamaz. Kezâ fert de başlıbaşına bir bütün olmakla birlikte ait olduğu toplumdan kendini tecrit edemez ve toplumun yapısını bozmasına müsaade edilmez. Nasıl ki toplumun, ferdin kişiliğini yok etmesine göz yumulmaz ve ferdi kaale almamasına itibar edilmez ise, ferde de toplumu ifsad(bozma) imkânı tanınamaz. Fert ve toplumun her birinin kendi kişiliğini korumasına özen gösterilerek uyumlu bir yol tutulur.

İşte Marksizm bu gerçeği görememekle fert ve toplumdan birini -ferdi- yok saymış, her şeyi toplum veya toplumu her şey olarak görmüştür. Ki temeldeki bu yanılgısı ona diğer seri yanlışlarını da işletmiştir.

Bir bakıma tıpkı Kapitalizm’de olduğu gibi, kamu mülkiyetini adı var kendi yok hâle getirmiştir. Ferdiyetçi de denilen Kapitalizm’in kamu kavramını önemsememesi kendisi için belki çok görülmezken, toplumu her şey saydığını söyleyen Marksizm’in de aynı duruma düşmesi, kendi içinde düştüğü büyük bir çelişki olsa gerektir.

Sonuç olarak her iki sistemin kamu mülkiyeti anlayışının, teoride kabul edilen fakat pratikte devlet mülkiyeti olarak tezahür eden bir uygulamasının bulunduğunu söylemek güç olmasa gerektir. Kamunun, ferden ferdâ ve topluca kendisinden yararlandığı bir kamu mülkiyetinin, bu sistemlerde yaşanan hayatta fazla bir yeri bulunmadığı görülmektedir. Uygulamalar, her iki sistemin geçerli olduğu ülkelerde açıkça gözlemlenebilir.

Bu söylediklerimizin İslâm ile ilgili kamu mülkiyeti anlayışı hakkında söyleyeceklerimiz ile daha da anlaşılır hâle geleceğine işaret etmek istiyor ve konuyu buraya getiriyoruz.

  1. İslâm’a göre Kamu Mülkiyeti; Şâri’in mallardan müştereken yararlanması iznini cemaate (ferde veya devlete değil) tanıması ile meydana gelen mülkiyet türüdür.

Yukarıdaki tariften de anlaşılacağı gibi “Ümmet Mülkiyeti”nde üç unsur vardır:

  1. Şâri’in izni,
  2. Malların(mülkiyet konusu şeylerin) belirlenmesi,
  3. Mülkiyetin müşterekliği.

Özel mülkiyette olduğu gibi Ümmet mülkiyetinde de mülkiyeti hak yapan Şâri’in iznidir. Bu izin, mülkiyetin temelini teşkil etmektedir. İzin’in keyfiyeti; “Müşterek Mülkiyet” konusu şeylerin keyfiyetlerine, cinslerine, miktarlarına, nasıl sahib olunacağına, nasıl çekilip çevirileceğine, hâsıl olan değerlerin (iktisâdî değerler) nasıl tevzi edileceğine ve bunlara nasıl tesahüb edileceğine şâmildir.

Hangi malların umumî mülkiyet konusu mallar olduğu hususu, keyfiyet bakımından Şârî’ tarafından açıklanmıştır: a. Tükenmez madenler, b. İnsanların hayatî ihtiyacı olan mallar, c. Tabiatı ferdî mülkiyete müsait bulunmayan mallar.

  1. Tükenmez madenler:

Maden kelimesi, gerek katı, sıvı veya gaz halinde bulunsun, gerek yeraltından veya yerin sathından elde edilsin, gerekse değeri çok veya az olsun ve gerekse işletilmesi masrafı gerektirsin veya gerektirmesin maden sayılan şeyleri kapsamına almaktadır.

“Tükenmezlik” vasfı ise şöyle tanımlanmaktadır: Belirli bir zamanda bir yerde bulunan maden, rezerv itibariyle ve maden değeri bakımından göz önünde bulundurularak, onun çıkarılması için gereken işletme masrafları da hesab edilmek suretiyle, ele geçecek kıymetin (yekûn olarak) bir ferdin mülkiyetinde bulunması çok sayılacak bir meblağa ulaşması halinde bu maden için, o zamanda geçerli olmak üzere tükenmezlik vasfı kazandırılır. Diğer bir ifade ile, rezervi çok, kıymeti fazla ve işletme giderleri az olan bir maden “Tükenmez Maden” vasfını taşır. Bu ölçülere göre, meselâ günümüz için geçerli olacak şekilde bir örnek verirsek; 10 ton rezervli bir tuz madeninde tükenmezlik vasfı bulunamazken, 50 kg. rezervli bir altın madeni rezervi, madenin değeri ve işletme masrafları göz önünde bulundurulduğunda bir Tükenmez Maden vasfını kolaylıkla kazanabilmektedir.

Bu onu göstermektedir ki, bir madenin kendi özünde taşıdığı özellikler -değeri, rezervi, işletilmesinin ucuz veya pahalı oluşu ve sair özellikler- ona tükenmezlik vasfını kazandırmakta veya kazandırmamaktadır. Bu konuda idarenin kararı; hangi madenin tükenmezlik vasfı taşıdığı veya taşımadığını takdir olmayıp, hangi madenin tabiatında bulundurduğu özelliklerin ona tükenmezlik vasfı kazandıracak kadar olup olmadığının tesbiti açısından önem ifade eder. Yani idare, objektif verilere göre tesbit yetkisi ile mücehhezdir. Madene keyfiyet kazandırma veya madeni özel veya umumî mülkiyet konusu yapıp yapmamada tasarruf yetkisi yoktur.

Buna göre, adı bilinsin bilinmesin bütün madenler esas itibariyle Kamu(Ümmet) mülkiyetinin konusudur. Ancak rezervi az, kıymeti düşük, işletme masrafları fazla bir maden fert mülkiyetinin konusu olabilir. Burada ölçü, adı geçen madenin işletilmesi sonucu ele geçecek meblağın miktarıdır. Bir madenin bütünü ile işletilmesinin sonunda ele geçecek meblağ, o zamanda bir ferdin sahib olması için çok sayılacak bir miktara baliğ olmakta ise bu madende tükenmezlik vasfı var demektir. Ve mülkiyeti ferde veya devlete değil, Ümmet’e ait olacaktır.

Bir Me’ribli Resulullah(s.a.)’a gelerek “… Bana Ma’rib’teki tuz madenini verir misin Yâ Resulullah!” demiş ve “— Olur!” cevabını almıştır. Bunun üzerine konuşmaya şahit olan ve madenin rezervinden haberdâr olduğu anlaşılan ashâb “—Yâ Resulullah! O maden tükenmezdir.” demişler ve madenin adı geçen Me’ribliye verilmesine mani olmuşlardır. Anlaşılmaktadır ki, madende özel mülkiyet de söz konusu olmaktadır. Fakat tükenirliği bahis konusu olması halinde. Aksi halde, ümmetin müşterek mülkiyetinin konusu olarak kalacaktır.

Madenler, ister katı(demir, bakır, boraks, aliminyum, krom, v.s. gibi), ister sıvı(petrol, civa ve benzeri), isterse gaz(bütan ve sair gazlar) halinde bulunsun, tümünün mülkiyeti ümmet mülkiyetinin konusunu teşkil ederler.

Diğer yandan, ister yerin derinliklerinden çıkarılsın, ister yeryüzünde hazır halde bulunsunlar, madendirler ve kamu mülkiyetinin konusunu teşkil ederler.

  1. İnsanların hayatî ihtiyacı olan mallar:

Öyle mallar olarak tanımlanmıştır ki, o malların bulunmadığı mahalde insanlar iskân etmezler, yerleşip yurt tutmazlar.

Resulullah(s.a.) “İnsanlar su, ateş ve otlakda ortaktırlar.” buyurmuştur. Suyun bugün, yani günümüzde içme suyu, sulama suyu ve sanayi suyu olarak sınıflandırıldığı malumdur. Suya taalluk eden hükmün, her üç kısım suyu kapsadığı bilinmelidir.

Ateşin ağaç, kömür, petrol, bütan gazı ve benzerlerinden elde edildiği günümüzde hükmünün de, bu ve benzeri ateş elde edilen şeyleri kapsaması tabiidir.

Otlağın kezâ, mücavir yerleşim birimlerinde oturanlarca müştereken yararlanılması gerektiği ortadadır.

Su, ateş ve otlak’ın esas itibariyle kamu mülkiyetinde bulunan şeyler olmasının yanında bazı şartlar göz önünde bulundurulduğunda bunlarda da özel mülkiyetin söz konusu edilebilmesi mümkündür.

Bir yerleşim biriminde kamunun, suyun herhangi bir çeşidine ihtiyacı bulunmadığı, suyun yeterli olduğu bir zamanda, herhangi bir kişi arazisinde bir su bulsa, çıkarsa, o suyun sahibi olur ve içilecek nitelikte ise şişeleyip satabilir de. Bu durumda bulunan suyun özel mülkiyet konusu olabilmesi için, su bulunan mahalde insanların su ihtiyacı içinde olmamaları asıldır. Bu hâl ancak kişiye, bulunan suda özel mülkiyet hakkı verebilir. Mezkûr yerleşim biriminde su ihtiyacı var iken bulunan suyun mülkiyeti kişiye ait olamaz ve kamu mülkiyetinin konusu olur.

Kezâ durum bu iken, yani belirli bir yerleşim merkezinde su ihtiyacı yok iken bulunan su, kişinin özel mülkiyetinin konusu olmuş iken, yerleşim merkezindeki nüfusun artması veya mevcut su kaynaklarının azalması sonucu kamunun su ihtiyacı doğar ise, özel mülkiyete konu olan su kaynağı kamunun mülkiyetine intikal ettirilir. Suyu bulan kişinin, bu iş için yaptığı masraflar kendisine ümmet mülkiyeti faslından alınarak ödenir fakat su bedeli olarak bir şey ödenmez.

Ormanlar asıl itibariyle ümmet mülkiyetinin konusudur. Fakat kişiler de isterlerse kendilerine özel koruluklar meydana getirebilirler ve elbette bunların sahibi de olurlar. Sahibi bulundukları koruluklardan çıkacak ağaçları kereste veya odun olarak satabilir ve bedeline de sahib olabilirler.

Otlakta da durum böyledir. Asıl itibariyle otlaklar ümmetin müşterek mülkiyetinin konusu olduğu halde, kişiler kendilerine ait mülklerde özel otlaklar meydana getirebilirler ve bunların sahibi olabilirler. Otunu satabilecekleri gibi başkasının hayvanlarının yayılması karşılığında para da alabilirler.

Ateş kaynağı şeylerin odun, kömür, petrol ve gazlar olduğu zikredilmişti. Bunların bir kısmının kaynağı itibariyle ümmetin mülkiyetinin konusu şeyler olması, bir kısmının tükenmez madenler sınıfından bulunması, esas itibariyle bunların mülkiyetinin de Kamu(Ümmet) mülkiyetinin konusu olduğunu göstermektedir. Fakat bunlar da kezâ rezerv bakımından özel mülkiyetin konusu olmaya müsait halde bulunmaları sonucu özel mülkiyetin konusu olabilirler. Ve tabii ümmet mülkiyetinden bedeli mukabilinde alınması sonucu özel mülkiyetin konusu olabilir.

Genel olarak özelliklerinden bahsettiğimiz hayatî ihtiyaç konusu mallardan sonra, ümmet mülkiyetinin konusu diğer bir maddeye geçebiliriz.

  1. Tabiatı ferdî mülkiyete müsait bulunmayan mallar: Başlıktan da anlaşılacağı veçhile, malın tabiatı ferdî mülkiyete elvermemektedir. Şöyle bazılarını sıralayıverirsek konu daha çabuk aydınlığa kavuşur. Güneş enerjisi (ışığı, sıcaklığı ve sair bugüne kadar bilinen veya henüz bilinmeyen diğer özellikleriyle), denizler, sahiller, nehirler, göller, meydanlar, caddeler, sokaklar (esas olarak) ve benzeri, tabiatı özel mülk olmaya elvermeyen şeyler de ümmet mülkiyetinin konusuna dahildirler.

Kamu Mülkiyetinden Kamu’nun yararlanması

Batı’da uygulanan düzenlere göre Kamu Mülkiyeti, fiiliyatta bir tür Devlet Mülkiyeti gibidir ve kamu mülkünde tamamen devlet tasarruf sahibidir. Tebea fiilen, bu kendisine ait olduğu söylenilen kamu mülkünden yararlanamaz. Yani onun gerçek sahibi olduğu hiçbir şeyinden belli değildir. Meselâ petrolden elde edilen gelirlerden, ormanlardan, göl veya denizlerle sahillerden fert ancak devletin düzene koyduğu kadarı ile ve yüzeysel olarak yararlanabilir. Petrol gelirlerinden hiçbir pay sahibi olamadığı gibi, ormanlardan da ancak devlet gezmesine izin verirse gezebilir veya orman civarında oturanlar için göstermelik bir yıllık ihtiyaç, yine bedeli karşılığında ama ucuz olarak verilebilmektedir.

Bu örnekleri çoğaltmak elbette mümkündür. Şöyle etrafımıza bir bakarsak, Kamu(Ümmet) mülkiyetinin konusu şeylerin -ki genellikle Türkiye’de KİT’ler olarak isimlendirilmektedir- hemen hiçbirinden, bu toplumu meydana getiren fertlerin bizzat yararlanabildiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Belki dolaylı bir yararlanma söz konusudur. Yollardan yararlanabiliyoruz ama parsellenmiş sahillerden, kamu’ya ait olduğu belirtilmiş olsa bile yararlanmak kabil değildir. Belirli bir Daire’nin, Bakanlığın veya KİT mensubunun yararlanmasına açıktır, sanki kamu’yu yalnız onlar meydana getiriyormuşcasına. Batı düzeninin uygulandığı hemen her ülkede birbirinden biraz farklar bulunmakla birlikte genel olarak uygulanan kamu mülkiyet düzeni böyledir. Yani adı olan kendisi olmayan, malı bulunup yararlanılması olmayan, olsa da kamu’nun değil belki imtiyazlı sayılacak kişilerin yararlandığı bir düzen olarak işleyip gelmiş ve devam etmektedir. Kamu mülkiyeti, isminden de anlaşılacağı gibi kamu’nun, toplumu meydana getiren her bireyin(ferdin), mutlaka yararlanması gereken bir mülkiyet türü olduğu halde, Batılı(demokratik-kapitalist veya sosyalist) düzenlerde genel olarak bu uygulamayı görmekte ve gerçekte Kamu Mülkiyeti bir tür Devlet Mülkiyeti şeklinde, tamamen devletin tasarruf sınırlarıyla çevrili bir mülkiyet türü olarak görülmektedir. Bir diğer ifade ile, kamu birçok şeyin sahibidir ama istifade edemediği, istifade ettirilmediği birçok şeyin. Netice olarak ancak sokaklarından gelip geçebilmek, parklarında oturmaktan öteye yararlanamadığı bir külliyâtlı mülkün sahibi olarak doğar ve ölür fert ve fertlerin meydana getirdiği kamu. Her şu veya bu nedenle, bir tür imtiyazlı sayılabilecek kişiler, kamu adına kamu’nun mülkünü kullanır, ondan yararlanır durur da, kamu’yu meydana getiren fertlerden büyük bir çoğunluğu mülkünün varlığından bile habersiz doğar, yaşar ve ölür.

Batılı düzenlerde kamu mülkiyeti, uygulamada daha ziyade düzeni işletenlerin yararlandığı, arpalık olarak kullandığı yerler olarak görülür. Yönetilenlerin, kendilerine ait olan bu mülklerinden asgarî düzeyde de olsa yararlanmaları hakkı ancak nazarî olarak vardır, amelî olarak yoktur. Bu nedenle kapitalist düzenler, kendisi için çalışanlara çalışır ve her şeyi çarklarını döndürenler için kullanır. Kamu’nun değeri bu düzende belki vergi almak, asker olmak, tüketici kitleyi oluşturmak, sömürülecek yığınlar meydana getirmek açısından olsa gerektir.

Marksizm’e gelince, onda her şey kamu’dur ve kamunun’dur. Tabii ki kitaplarda bu böyledir. Pratikte, kamu zavallısı ölmeyecek, devleti ayakta tutabilecek kadar üretimde bulunabilmesi için yeterli olduğunca mülkiyetinden yararlanabilir. Burada da düzenleme, kapitalist düzende olduğu gibi, devletçe yapılır. Kamu’nun sahibi bulunduğu hemen her şey -ki bilâ-istisnâ her şey kamu’nun mülküdür- Marksist devleti güçlü kılacak, hasımlarını caydıracak kudrette bulunduracak propagandadan silahlanmaya kadar her şeye sarfedilir de bir tek kamu’ya sarfedilmez.

Teoride biri diğeri için var olmuş iki ayrı ideoloji görünümünde olmalarına rağmen, Marksist uygulamada da kamu mülkiyeti pratikte Düzen’i işletenlerin yararlandığı, büyük kitlelerin ömür boyu bir yerde tadına bile bakamadığı bir mülkiyet olarak yaşanır, uygulama görür. Adını koymak gerekirse, Komünist Partisi üyelerinin mülkiyeti şeklinde uygulama görmektedir kamu mülkiyeti Marksist düzenlerde. Bu, Rusya’dan Çin’e kadar hep böyle olmuştur.

İslâm’a göre kamu mülkiyetinin konusunu teşkil eden malları tayin eden devlet olmayıp malın taşıdığı özelliktir demiştik. Hangi malların kamu’nun olduğu şer’î delillerle belirli olduğu gibi, bu malların nasıl işletileceği, çalıştırılacağı ve hâsıl olan kârdan(üründen) nasıl, hangi nisbetlerde yararlanılacağı gibi hususlar da mes’elenin tabiatına uygun olarak tesbit edilmiştir.

Ümmet(Kamu) mülkiyetinin konusu mallar, ferdin de devletin de olmadığı için ve Devlet (Halife-Emir’el mü’minîn) ümmetin bu konuda vekili sıfatını haiz bulunduğu için, kamu mülkiyeti konusunu teşkil eden malları ümmet adına işletmek üzere bir “İşletme” kurar. Örneğin, Ümmet İşletmeleri genel adıyla kurulan bu işletme, işletmelerin özelliklerine, birbirlerinden farklarına göre daha tâlî derecede küçük işletmelerden meydana gelir. Bakır, Petrol, Deniz, Orman ve sair konuları kendi içlerinde birlik arzeden ünitelerden oluşan işletmeler toplamı Ümmet İşletmeleri’ni meydana getirir.

Devletin buradaki fonksiyonu bir “Emanetçi”nin fonksiyonunu aşmamaktadır. Ümmet’in malının mülkünün emanetçisi olarak işlevi vardır devletin. Basiretli bir işadamı gibi hareket ederek, ümmet mülkünün heder olmamasına riâyeti, onu ileriki nesilleri de göz önünde bulundurarak semerelendirmesi ve en iyi işletmecilik özelliklerine göre çalıştırması gerekir. Aslolan, ümmet mülkiyeti konusu malların mülklerin, mülk sahibi Ümmet(Kamu)’in yararı göz önünde bulundurularak işletilmesinin sağlanmasıdır. Verimliliğe dikkat edilerek.

Ümmet mülkiyeti konusu malların semeresinden (her türlü ürününden veya ürün bedellerinden, kârından) ümmetin yararlandırılması, fertler açısından bizzat ve bilfiil olur. Yani devlet, ümmet mülkiyeti konusu malların gelirlerini yıl sonunda ümmete; kadın, erkek, yaşlı, genç, zengin, fakir demeden “Baş hesabı” ile dağıtır. Yıllık hâsıladan herkes payını alır.

Bu konuda iki ayrı görüş(mezheb) vardır: Birincisi Hz.Ebû Bekr(r.a.)’in mezhebidir ve ümmete malların gelirlerinin “Baş hesabı” ile ve “Eşit” olarak dağıtılmasını öngörmektedir. Diğeri ise Hz.Ömer(r.a.)’in mezhebidir ve herkese verilmekle birlikte, yani baş hesabı dağıtılmakla birlikte dağıtımda bazı şartlar gözetmekte ve ezcümle takva sahiplerine, Kur’an’dan daha çok bilenlere, daha önce müslüman olmuşlara daha fazla verilmesini, herkese verilmekle beraber, öngörmektedir.

Bu görüşlerden ilki, Hz.Ebû Bekr halife(devlet başkanı) bulunduğu süre zarfında onun tarafından, ikincisi de yerine halife seçilen Hz.Ömer tarafından uygulanmıştır. Bize kadar gelen rivayetlere göre Hz.Ömer’in, “—Kardeşim Ebû Bekr haklı imiş; gelecek yıl ümmet mülkiyetinin dağıtım zamanına rastlarsam, ben de onun gibi eşit olarak dağıtacağım. Benim görüşüm güzel ve doğru görünmekle birlikte uygulanması imkânsız derecesinde güç bir görüş imiş. Bunu anladım.” dediği bilinmektedir.

Görüldüğü gibi yalnız İslâmî bir düzende, Kamu(Ümmet) mülkiyeti gerçekten vardır ve kamu’yu oluşturan fertler teker teker ondan bizzat ve bilfiil yararlanırlar. Her yıl ellerine, kim olursa olsun herkesin (İslâm devleti tebeası olmak kaydı ile), ümmet mülkiyeti faslından para geçer. Belirli ölçülere bağlanmak kaydı ile, adaletsizliğe meydan verilmeyecek bir düzenleme içinde, suyu bedava kullandığı gibi, elektriği de ücretsiz olarak kullanır. Bu ve bunlara mümasil, doğrudan doğruya yararlanılması fiilen mümkün olan ümmet mülkiyeti konusu şeylerden, ümmet ferden ferdâ bilfiil yararlanırken, bazı bilfiil yararlanılması mümkün bulunmayan (örneğin halka ham petrolden hissesine düşen dağıtılsa, bundan halkın doğrudan doğruya yararlanabilmesi pratikte çok güç olacaktır) ümmet mülkiyeti konusu şeylerin semeresinden, yani kârından yıl sonunda kendisine düşen kadar verilerek yararlandırılır.

Her iki halde de Ümmet(Kamu), malı olan şeylerden ya bilfiil malın kendisinden veya malın semeresinden(kârından) yararlanarak, gerçekten mâlik olduğunu görür ve yaşar. Yaşarken bu mülkiyetten yararlanır, yeni doğan bir saatlik bir çocuğun bile bunda hakkı bulunduğu gibi, son nefesini vermek üzere bulunan insanın da hakkı vardır ve bu hakları kendilerine mülkünün “Emanetçisi Devlet” tarafından verilir.

Kamu mülkiyetinin, ismi ile müsemmâ olduğu tek rejim İslâmi rejimdir. İslâmî Devlet düzeninde ancak Kamu(Ümmet), mülkiyeti bulunduğunu, ondan bilfiil yararlanarak görür ve yaşar. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, gerek Batılı sistemde gerekse Marksist düzende Kamu Mülkiyeti, kitaplarda bulunan fakat hayatta fiilen bulunmayan bir mülkiyet türü gibidir. Uygulamada görülegelenlere bakınca da insanın, kamu’yu meydana getiren bir fert olarak, “Ben kamu’nun bir parçası olarak şu şu mülklerin sahibiyim ve sahibi bulunduğum şeylerden her yıl şu kadar gelirim vardır. Bu gelir elime geçer ve fiilen onun sahibi olurum” diyebilmesi mümkün değildir. Her iki sistemde de bu mümkün değil iken, İslâm düzeninde halkın kendini böyle söylemeye zorlamasının gereği yoktur. Zira teorinin yanında pratiğin de böyle olması, uygulamada fiilen kendine ait malların, hissesine düşeninin eline geçmesi sonucu, tabii olarak herkes bunu görür, yaşar. Fiilen yaşanan şeyin de söylenmesi kadar tabii yanı yoktur. Halbuki diğer sistemlerde kamu mülkiyeti, hayatın bir gerçeği olarak uygulama görmediği için, insanlar sahiden kamu mudur ve onca malın kamu olarak sahibi midir, tereddüd içinde bile değildirler ve kamu olarak bir şeylerin sahibi bulunduklarını uygulama onlara unutturmuştur. Bugün bir anket yaparak, soru basitleştirilip halka sorulsa ve “Kamu olarak şunca şeyin sahibisiniz. Bu sahiplikten memnun musunuz? Nasıl yararlanıyorsunuz? Uygulama sizce nasıl olmalıdır?” ve benzeri nev’inden sualler sorulsa halkın şaşkınlığı görülmeye değerdi doğrusu. Alınacak cevaplar arasında şaşkın şaşkın bakarak, bu sualin kendisine yanlışlıkla sorulduğunu; kendisinin böyle bir hakkı mı var, nasıl olur, bugüne kadar bunun hiç farkında değilken, acaba birisinden miras mı kalmıştır ve sair cinsinden birtakım şaşkınlıklarla karşılaşılır ve hemen hiç kimsenin kamu olarak bir şeyin sahibi olduğunun farkında bile bulunmadığı gözlenirdi.

Kime sorulsa, örneğin “Etibank kimin diye?”, hiç kimsenin “Bizim malımız, her yıl kârından şu kadar gelirimiz var. Bunu alır ve harcarız” diyemeyeceği, tabii olarak vereceği cevabın “Devletin”dir olacağını söylemek görüldüğü gibi gayet kolaydır. Fiiliyatta böyle işlem görüyor olması, kamu mülkiyeti kavramını “Devlet Mülkiyeti” biçimine sokmuştur. Aslında Batılı ve Marksist sistemlerde hemen hiçbir zaman bunun dışında da bir uygulama görülmemiştir. Ne var ki kitaplara yazmaya gelince, işte onca mal kamu’nun olup çıkmaktadır. Fakat uygulamada kimse kitapları dinlememektedir. Bir bakıma, kitap başka hayat(uygulama) başkadır.

Kamu mülkiyeti gerçek hüviyeti ile hem teoride, hem de pratikte yalnız İslâm İdeolojisi’nde vardır. Yukarıda esaslarını kalın çizgiler halinde söz konusu ettiğimiz Ümmet(Kamu) mülkiyeti gerçeği yalnız İslâm’la yaşanabilmektedir. Diğer bir ifade ile kamu, mâlikiyetinin yalnız İslâm’da farkında olabilmektedir.

III. Devlet Mülkiyeti

Devlet tasarrufunun konusunu teşkil eden mülkiyet nev’idir. Genel olarak iktisab edilmesinde, tasarruf edilmesinde ve tevziinde yetkinin tamamen devlet veya devleti temsil eden makamlara ait bulunduğu mülkiyet nev’idir.

Batı dünya görüşünde devlet mülkiyeti, kökeni itibariyle ferdin hürriyetlerini gereği gibi kullanabilmesi için var olan devletin, bu görevini -varlığının hikmetini- yerine getirebilmesi için gerek duyulmasından kaynaklanmaktadır. Devlet mülkiyeti bunun için var olmuştur. Yani devlete ne için gerek duyuldu ise, devlet mülkiyetinin de gereği aynıdır. Teoride bu böyle olmakla beraber zaman içinde uygulama teoriyi çiğneyip geçmiş ve devlet de var oluş nedenini unutmuş göründüğünden, devlet mülkiyeti de keyfiyetini değiştirmiştir.

Bugün Batı’da devlet bizâtihi vardır. Ortaya çıkış, kendisine gerek duyuluş nedenlerini geride bırakmış, adetâ var olmak için bulunur olmuştur. Temeldeki bu değişiklik, ister istemez bu temele dayalı görüşlerde de keyfiyet değişikliklerine yol açmıştır. Sosyal Devlet anlayışının da yaygınlaştığı günümüzde devlet “sosyal ihtiyaçlar” için mülk sahibi olma gereği duyar olmuştur. Bunun ise sınırlarını çizebilmek, belirleyebilmek mümkün görünmemektedir.

Ekonomi politiğin Millî Gelir hesaplarına dayandırıldığı bu toplumlarda, farazî bir hesapla fert başına düşen gelirin artırılması öngörülmekte, fakat bu gelirin fertlerin eline geçip geçmemesi devleti pek ilgilendirmemektedir. Kendi elinde topladığı serveti nazarî olarak vatandaşına ait sayan Batılı sistemde devlet mütemadiyen kendini zengin etmekte, teoride ise bu varlığın tebeasına ait olduğunu söyleyip durmaktadır.

Devlet, tebeası için mülke ihtiyaç duymuş iken, giderek bu ihtiyacı kendisi için duyar olmuştur. Bu münasebetle de kendi mülkünü tezyid etmekte, kendisi için zenginleşmektedir. Neye ihtiyaç duyduğu gerekçesi ile olursa olsun istediği zaman vergilendirme yapabilmekte, kendi mamulü malların fiyatlarını dilediği gibi artırmakta, devamlı olarak “mal” yığmaktadır.

Marksist düzenlerde ise zaten her şey devlet olarak görünmekte, her şeye devlet fiilî sahiplik etmektedir. Kamu’yu devlet temsil etmekte olduğundan kamu’nun mallarının da sahibi bulunmaktadır. Özel mülkiyetin sınırlı olması münasebetiyle devlet bu sistemde daha çok şeyin sahibidir. Sahibi bulunduğu bütün malları da varlığının sebebi için harcamaktadır, ideolojik nedenlerle.

Kamu ile devlet aynılaşmış bir görüntü arzetmektedir bu sistemde. O itibarla da Kamu mülkiyeti ile Devlet mülkiyeti ayrımı yapabilmek, ne teoride ne de pratikte mümkün görünmemektedir. Fertlerin istihlâk edebildikleri şeylerin dışında ne varsa hepsi, devletin fiilî mülkiyetinin konusudur demek yerinde olur.

İslâm’a göre devlet mülkiyeti ise, yine devletin varlığının sebebine bağlı bulunmuş ve devlet reisinin ictihadına bağlı olarak sarfedilen devlet gelirlerinden oluşmuştur.

Kâfirlerden elde edilen ganimetler, cizye, haraç ve definelerin beşte biri(humus) devletin daimî gelirlerindendir. İhtiyaç olsun olmasın, bunlar devamlı olarak alınır. Bunun dışında ise, “ihtiyaç” olduğunda alınmasına müsaade olunmuştur. İhtiyaç’ın ne olduğunu ise İslâm belirlemekte ve devletin tebeaya karşı mükellefiyetlerini tayin ederek, bunları gerçekleştirmede gerek duyulması halini ihtiyaç hâli olarak tanımlamaktadır. Meselâ, normal halde Dâr-ı İslâm’da tebeanın mesken ihtiyacı bulunmazken meskenle ilgili bir ihtiyaç da söz konusu değildir. Lâkin bir zelzele sonucu evsiz kalan tebea için mesken ihtiyacı doğmuş ve devletin elinde bu ihtiyacı karşılayacak mal veya para varlığı yok ise, bu ihtiyacın karşılanması için devlet Ümmet’ten vergi alır ve zuhur eden bu mesken ihtiyacını karşılar.

Unutulmaması gereken husus şudur ki; devlet “vergi” alırken her halde “ihtiyaç”ı aşmamalıdır. Zira vergi alabilmesinin gerekçesi ihtiyaçtır. İhtiyaç vergiyi câiz kılmaktadır. Alınan, ihtiyacı aşar ise “hadd” aşılmış demektir. Burada hadd, ihtiyacın miktarıdır. Yani devlet bizzat zengin olmak için değil, ihtiyaç için vergilendirebilmektedir. İhtiyaçta da rükün tebeanın kendisidir. Tebeanın zarurî ihtiyaçlarının karşılanması, yiyecek, giyecek, mesken sahibi olmak, sağlıklı bir Îslâmî kişilik oluşturup geliştirebilmek için gerekli şeylerin temini devlete borçtur. Bu borcunu devlet kendi gelirleri ile ödeyemiyorsa o takdirde tebeanın hâli müsait olanlarından mezkûr ihtiyacı karşılayacak kadar alarak belirli ihtiyaç için sarfeder. Hazinesinde bulundurmak ve sarf yerini sonra tesbit etmek üzere değil, belli olan ihtiyaçlar için alır.

Bu demektir ki bir vergi her yıl muttariden(devamlı olarak, bir diziye) alınmaz, alınamaz. Zira vergi almanın gerekçesi(cevazı) ihtiyaca mebnîdir. İhtiyaç ise mücerret değildir, müşahhas olmalıdır. Soyut ihtiyaç vergilendirmenin nedeni olamaz. Ancak somut olarak belirlenen ihtiyaca dayalı olarak, devlete vergi alabilmek câiz olur. Bu demektir ki devletin yığılı malı olmaz, olamaz. Zira harcanacak yeri olmadan vergilendirme yapılamayacağı gibi, devletin devamlı gelirlerinin de devletin elinde bırakılmadan en kısa zamanda tebeanın refahı için tevzii devlete vâcibtir. Resulullah(s.a.) devlet reisi olarak, elinde kalmış bir miktar da olsa, bir mal ile sabahı etmemiş ve onu ihtiyaç sahiplerine dağıtmıştır.

Devletin varlığı Allah’ın düzenini uygulamak içindir. O düzen, insanların kötülükten uzak tutulması ve iyilikle emrolunması için gerekli otoriteye ihtiyaç duyurmaktadır. Bu sebeble, yani “Bir vâcibin vücubu için bir başka şey vâcib(elzem) ise o şey de vâcib olur” şer’î kaidesi gereğince devlet vâr olmuştur. Devlet ne için vâr olmuş, varlığına ne için gerek duyulmuş ise kendisine duyulan gerek kadar vâr olmalı, bu gereği aşmamasına dikkat olunmalıdır. Devlet bizâtihi bir varlık değildir. Onu, devletin Başkanı (Halife, Emir’ül mü’minîn, İmam) temsil eder. Bir bakıma devlet odur. Yani, bir şahıstır. Ama insan olarak belirli şartları haiz bir şahıs olmasına rağmen her hal-ü kârda Allah’ın hükümleri ile hükmeden bir şahıstır. Bu şartı taşımayanın “Ulu’l Emr-i Minkum” olabilmesi kabil değildir.

Yukarıda, devletin varlığının sebebi “Allah’ın hükümleri ile hükmetmektir”(Mâide 5/44-48) demiş ve bu şartın ancak devletin meşrûiyeti(şer’îliği)’nin şartı olduğunu belirtmiştik. Bir şey genel olarak ne için var olmuş, ne için o şeye ihtiyaç duyulmuş ise, varlığının hikmetine uygun olarak var olduğu sürece meşru’ olur. Elektrik hatları, elektrik enerjisi için vardır. Elektrik enerjisi, elektrik hatları için değil. Bu nedenle enerji bulunduğu sürece hatların anlamı vardır, aksi halde hatların varlığı anlamsızlaşır.

Bundan dolayıdır ki devlet, vergilendirmede mutlaka ihtiyaca göre davranmaya özen göstermelidir. Aksi halde vergilendirmenin gerekçesi meşru’ olmaktan, geçerli olmaktan çıkar. Devlet, zengin olmak için vergilendirmez. Kamu’nun müşahhas ihtiyacı için vergilendirir. Bu sebeble de devletin elinde mal varlığı veya para birikmez, hemen ihtiyaç sahiplerine intikal ettirilir. Aslolan, Ümmet’in zarurî ihtiyaçlarının giderilmesi ve insanlara yeryüzünde daha çok Allah’ın fazlından yararlanma imkânları hazırlanmasıdır. Ekonomik açıdan devletin görevi, yükü budur. Bunu sağlarken, güdümünden sorumlu oldukları için “haram”dan korumaya ve “farz”ları yerine getirmeye riâyet zorundadır. Bir diğer ifade ile, devlet tebeasını haramdan korurken “Tedâfüî”(koruyucu) görevini yapmakta, farzlarla emrederken de yüksek bir kişilik sahibi olması için çalışmaktadır.

İslâm’da devlet, tıpkı bir çobanın sürüsünü görüp gözettiği gibi tebeasını görüp gözetir. Bu demektir ki, tebeasının başı mı ağrıyor, karnı mı açtır, sırtı mı çıplaktır, başını sokacak bir meskeni mi yoktur? Bu, varlığını sürdürecek temel ihtiyaçlarına ek olarak ve imkân dahilinde, sağlıklı bir İslâmi kişilik oluşturacak, vakarlı bir hayat yaşayacak imkânlar da kendine arzedilecektir. Ekonomi politik olarak İslâm devletinde bu gözetilir. Fertlerin tek tek ihtiyaçları, gelirlerinin yükseltilmesi, temel ihtiyaçlarının sağlanması ve ek olarak kendilerine refah sağlayacak imkânların hazırlanması esas alınır. Kapitalist sistemlerde olduğu gibi, milletin eline ferden ferda hiçbir zaman geçmeyen Millî Gelir hesaplamalarıyla, Millî Gelir artışlarıyla meşgul olmaz devlet. Fertlerin bizzat ellerine geçen ve tasarruf edebilecekleri gelirlerinin artmasına özen gösterilir. Farazî olarak değil fiilî olarak fert başına düşen gelirin artışı sağlanmaya çalışılır. Ve teorik sonuçlar yerine pratik sonuçlar elde edilir.

 

 

Ercümend Özkan/ Laiklik-Demokrasi ve İslam/88


Keyword : radyo vakit - ercümend özkan - iktibas -
Bookmark and Share
 

DİĞER HABERLER

Arakan’da Kim Yerli, Kim Yabancı?
1948 yılında doğrudan işgallerini sonlandıran İngilizler kendilerinden geriye bölünmüş ve yekdiğerine düşman yeni bir coğrafya bırakmışlardı. Asırlar
Oyun bitmedi ama kazanıyoruz!
O hibrit, yanıt-soru şudur; “Türkiye bu kadar sessizken, İsrail niye bu kadar çok konuşuyor?” İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu; “PKK’yı terörist ö
Hayırdır, bizi kim susturdu böyle? Büyük proje Türkiye’dir, unutmayın..
Kürtlerin hiç olmadığı yerler niye o haritada? Her ne kadar Kürt etnik kimliği üzerinden uygulansa da, Kürtlerin ulusal heyecanları ile süslense de,
Irak Kürdistanı'ndaki Bağımsızlık Refarandumu ve Güçlü Türkiye
16 Kasım 2013 günü Diyarbakır’da Erdoğan, Barzani, Şivan Perwer ve İbrahim Tatlıses’in birlikte sahneye çıktığı tarihi buluşma ertesi günkü gazeteleri
12 Eylül’ün Kışkırtıcı ve Şakşakçıları!.. Kaynak: 12 Eylül’ün Kışkırtıcı ve Şakşakçıları!..
Kendilerine Milli Güvenlik Konseyi adını veren şebekenin, ‘Yüce Türk Milleti’ hitabıyla başlayan bildiri ile gerçekleştirdiği darbe üzerinden 37 yıl g
İçerideki PYD kriptoları, Barzani’nin istihbarat ağı ve bir gizli ajanda..
Aylardır bir büyük tehlikeden söz ediyorum. Her geçen gün Türkiye’ye daha da yaklaşan bir tehdit, ülkemizin geleceğini mahvedecek bir gelişme hakkında
28 Şubat Darbesi’nin Görüldüğü Dava Hikaye mi Oldu?
Dün ve önceki gün Ankara’da şahit olduğum iki ayrı manzarayı sizlerle paylaşmak istiyorum. 6 Şubat Çarşamba günü, 28 Şubat davasının 90’ıncı duruşması
Siz hasmınızın güçlenmesini ister misiniz?
Dün, Tayyib Bey’in partisinin İl Başkanları’na hitaben yaptığı konuşmayı dinlerken, bilhassa şu cümleler dikkatimi çekti: ‘Ülkemize yönelik saldırıla
Kuzey Kore nereyi vurmaya çalışıyor?
Neden Pyonyang iktidarını devirmeye çalışmıyorlar? Neden K. Kore’yi vurmuyorlar? Neden ABD ve bölge ülkelerinin savunma sistemleri çalışmıyor? Hidr
Kürtler için kıyamet senaryosu
İşler iyi gitmiyor, Ortadoğu, Türkiye’nin hiç beklemediği, ne kadar da hazırlıklı olduğunu tam olarak kestiremediğim, yeni bir hesaplaşmanın rotasında
1 - Cemaatler biterse İslam bitermiş!
2 - Çokluk, Çoğunluk, Çoğulculuk
3 - Dünyayı Kim Kurtarabilir?
4 - Arakan'a Ağlamaktan Kolay Ne Var?
5 - Nasıl bir Eş...
6 - Hasenattan Salihata Pasif İyiden Aktif İyiye


Abdullah Yıldız

Okullar Açıldı… Şeytanî Tuzaklara Dikkat!

19/09/2017 - 14:39

Abdullah Yıldız
Ahmet Anapalı
Abdurrahman Dilipak
Abdülaziz Kıranşal
Ahmet Kekeç
Ahmed Kalkan
Ahmet Mercan
Ahmet Varol
Ahmet Taşgetiren
Akif Emre
Ali Kaçar
Ardan Zentürk
Ali Karahasanoğlu
Atasoy Müftüoğlu
Beşir Eryarsoy
Ceren Kenar
Cihan Aktaş
Coşkun Uzun
Ersoy Dede
Fatma Tuncer
Hamdi Akan
Hayrettin Karaman
Hamza Er
Halime Kökçe
Hamza Türkmen
Hikmet Ertürk
Hüseyin Alan
Hüseyin Bülbül
Hüseyin Gülerce
Ibrahim Karagül
Ismail Kılıçarslan
Kenan Alpay
Kemal Öztürk
Kemal Songür
Mehtap Yılmaz
Mehmet Durmuş
Merve Şebnem Oruç
Mustafa Çelik
Mustafa Armağan
Mustafa İslamoğlu
Mustafa Bozacı
Nedret Ersanel
Osman Atalay
Osman Coşkun
Ramazan Kayan
Selahaddin E. Çakırgil
Sevtap Mendi
Süleyman Seyfi Öğün
Sükrü Hüseyinoğlu
Tülay Demircan Koyuncu
Yavuz Bahadıroğlu
Yakup Döğer
Yıldıray Oğur
Yiğit Bulut
Türkiye'de Boşanma Sebebleri nelerdir?
Oy Kullan Sonuçları Göster

www.radyovakit.com sadece internet üzerinden yayın yapmaktadır.
© 2007 Tüm Hakları Saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Destek :
bilgi@radyovakit.com  |  Yazılım & Sistem Yönetimi : Networkbil.Net

Evden eve nakliyat Gaziosmanpasa Evden eve nakliyat Eyüp Evden eve nakliyat Sultangazi Evden eve nakliyat Bayrampasa Evden eve nakliyat Günesli Evden eve nakliyat Sirinevler Evden eve nakliyat Yenibosna Evden eve nakliyat Küçükçekmece Evden eve nakliyat Basaksehir Evden eve nakliyat